AYRINTININ GİZİ YAŞAR KEMAL

Yaşar Kemal’ı doğuran Adana (Kilikya), zengin doğasıyla, Doğunun Akdeniz’e açılan önemli bir kapısıydı. Hitit, Frig, Fenike, Asur, Kilikya, Pers, Helen, Bizans, Arap ve Türk uygarlıklarının beşiği. Hırsın, iştahın ve kanın kudurduğu verimli topraklar, Gök Tanrısı Uranus’un gözleri gibi ışıldayan parlak bir gökyüzü ve onun altında uzayıp giden bereketli topraklar, Uranus’un oğlunun adını verdiği Adanus. Spartaküs’ü yenip çarmıha gönderen, Roma komutanı Pompeus’un, ‘cezalandırma sömürgelerinin merkezi’ yaptığı ve binlerce insanı kırbaç altında çalıştırdığı yer. Pamuk kokusuyla kan ve ter kokusunun iç içe geçtiği Kilikya’yı, yirminci yüzyılın başlarında, gezgin Doktor Schaffer şöyle anlatıyor:“Halaba taşlarından yapılmış, üstleri düz damlı evler, Afrika’daki karınca yuvaları gibi üst üste kurulmuştur. Evler arasında Ermeni Manastırı ve kilisesi görünür. Bu fakir yerin hele bulanık havalarda acıklı bir görünüşü vardır. Kentin 10 bin nüfusu olduğu söylenir. Bunların çoğu Hıristiyan Ermenilerdir.” Çukurova’ya yoğun göçler, Ermeni nüfusunu çoğunluktan azınlığa düşürme planının bir parçası olarak göçebe Türkmenlerin Kilikya’ya zorla yerleştirilmeleri ve Birinci Dünya Harbinin kanlı hesaplaşmaları, hesaplaşmadan kurtulan Ermenilerin Beyrut’a sığınmaları ve bin beş yüz yıllık Kilikya’nın Adanalaşması.Van’dan göç eden Yaşar Kemal’in geldiği topraklar, pamuğun kana belendiği, bin beş yüz yıllık yer ve şehir isimlerinin değiştirildiği, kırım ve boğazlaşma hikâyelerini anlatıldığı, dengbêjlerin acılı destanlar okuduğu bir ovadır artık. Çocuktur, babası gözlerinin önünde evlatlığı tarafından öldürülünce kekemeleşir. M.Ö 1. Yüzyılda, aynı yerde, Kilikya’da eyalet valisi olarak görev yapan, daha sonra Roma’nın iki büyük konsülü Antonius ve Octavianius tarafından devlet düşmanı ilan edilerek, başı kesilip halka teşhir edilen, elleri ise senato kapısına çivilenen, tarihin en büyük hatiplerinden Çiçeron da kekemeydi. Birisi çakıl taşlarını ağzına doldurdu, dilini hareket ettirerek kurtuldu kekemelikten, diğeri halkın acısını, dengbêjleri, Karacaoğlan ve Dadaloğlu türkülerini dinleyerek...Yaşar Kemal, savaşın, yıkımların ve yokluğun insan ruhunda yarattığı depremin yazarıdır. Siperlerin ötesine bakan ve kocalarını bekleyen kadınlar, asker kaçakları, eşkıyalar, divaneler, ilginç çocuklar... Gerçekliği, kahramanlarının iç dünyasında daraltıp, mitik biçimlere sokan ve infilak ettiren bir yazar. Yaşar Kemal’in roman dünyasında mit, hayatın büyülü yanıdır. Onu okuduğumda kendimi mitlerle kurulu ilişkiler içinde, zengin, çoğul anlamlar ve mite sığınan, hayatın yenilmez, güçlü yanına mitle yüklenen insanlar içinde buluyorum. Yazar, bana mı öyle geliyor bilmiyorum, ne gerçeğin içinde ne de dışındaymış gibi bir izlenim veriyor bazen. Çukurova’yı anlatıp da epopenin kıyısında durmak mümkün müdür? Epopeyi iyi işliyor, iyi yediriyor romana; onu keşfetme, kullanma tavrından uzak duruyor. Ruhlarda yanan ateşin çevresinde pek oyalanmıyor, o ateşi, o ateşin içinden geçerken anlatıyor bize. Anlatma yeteneğinin gücünü o zaman daha iyi hissedebiliyoruz.Hayatı iyi tanımayan, küçük davranışlardaki manaya, ayrıntılardaki zenginliğe dikkat etmeyen bazı insanlar, Yaşar Kemal’in, romanlarını söz yükü ve tekrarlarla ağırlaştırıp ezdiğini iddia ediyorlar. Hiç fazlalık yok diyemem, ama yoğun, şaşırtıcı, imge ve imaj ustalıklarıyla örülmüş söz cümbüşü beni çekiyor. Meryemce’nin uğur böceğinde gülümseyen derin hümanizmi ve çocuk Mustafa’nın korkusu beni çekiyor. Sadece Meryemce ve Mustafa gibileri değil, kendi iç doğalarının tersine hareket eden tüm tipler beni çekiyor. Yazar, yokluğu tüm yönleriyle yaşayan, dağılan, tutarsız ve çelişkili bir dünyanın küçük insanlarını, varoluşlarının zorunlu koşullarından koparmadan, o koşulların çıplak ve uhrevi mizacına uygun olarak, duru bir dille anlatıyor. Bu kahramanların görünüşleri ve içerikleri, gerçek dünyaları ile söylemleri arasındaki komik zıtlık, ve özellikle de mitik ve yanlış duruşları beni çekiyor. Köylü oluşumdan mıdır nedendir bilemiyorum, insana tebessüm ve iyimserlik üfleyen, özgürleştirici, doğal bir ironiyi en çok Yaşar Kemal’de buluyorum ben. Yazar, hayatın karmaşasını kavramaya yönelen, ama bir türlü kavrayamayan, hayat tarafından şaşkın, gülünç ve trajik durumlara düşürülen kahramanlarının içinde sezdirmeden geziniyor, onlara müdahale etmiyor; hem onlarda erime başarısını gösteriyor hem de okuyucuyu onların dünyasına ustaca katabiliyor. Kendimi, kurtarıcılarını yaratan ve yıkan insanların içinde bulmayı seviyorum. Bununla birlikte, çocuk Mustafa’nın korkusunda kendi korkusunu yaratan bir halkın ruh hali, bir İnce Memed’in, bir Zalimoğlu’nun başkaldırısından daha çok çekiyor beni. Yusufcuk Yusuf’ta, Deniz Küstü’de, Binboğalar Efsanesi’nde, Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde ve Tanyeri Horozları’nda, kökleri asırlara dallanan, damıtılmış, ürkütücü bir korkunun içinde bağdaş kurup düşünmek hoşuma gidiyor. Nazım’ın, “Onlar ki toprakta karınca/ suda balık/ havada kuş kadar/ çokturlar/korkak/ cesur/, cahil/, hâkim /ve çocukturlar/ ve kahreden /yaratan ki onlardır/ Destanımızda yalnız onların maceraları vardır,” şiiri, Yaşar Kemal’in romanlarının özlü bir özeti gibidir. Nazım’ın şiirlerindeki halk ile Yaşar Kemal’in romanlarındaki halk şaşılacak derecede benziyor birbirlerine. Bu durum, Nazım’ın esaslı bir şekilde özümsendiğini düşündürüyor insana. Bununla birlikte, acının, yokluğun ve çaresizliğin doğurduğu hümanizm Yaşar Kemal’de daha çarpıcıdır.Türkiye edebiyatında okuyucuyu sanırım halis destana ve tevekküle, korkuya ve başkaldırıya, kadın ve çocuk ruhuna en iyi taşıyan yazardır Yaşar Kemal. Kim ne derse desin, mayası ironiyle yoğrulmuş, karmaşık, ama berrak ilişkilerin yazarıdır. Ben yazarın içten içe kaynayan yaratıcı dehasını, yarattığı ilişkileri bazen sezdirmeden gerçeğin ötesine taşırdığında, hayata ve kahramanlarına karşı şeytani bir alaya ve hicve dönüştürdüğünde, metni ve yaratıcısını değil, hayatın yaşayan ruhunu humorla derinleştirip öne çıkardığında daha çok seviyorum. Unutkan bir insan olmama rağmen onun birçok kahramanını unutamıyorum. Sofokles’in ve Shakespeare’in gerilimlerini anımsatan ve bende doğal çağrışımlar, sanılar, düşünceler uyandıran cinayet sahnelerini unutamıyorum.Hayatın ve insanın ürkütücü bir dağılmayı yaşadığı bu romanlarda, değişen, dinamik, canlı bir doğayla; ışık, ses ve renk cümbüşü içinde evirilen, fısıldayan, kişilik kazanan, özneleşen bir doğayla; epik dokunun, içkinliğin, dilin, ironinin ve ruh canlılığının ana rahmiyle karşılaşıyoruz. Bu doğa parçalanıyor, can çekişiyor, mahşeri bir mahlukat çeşnisi ve cevvaliyetiyle kendi içine doğru çoğalıyor. Bu doğa, insana karşı işleyen, insanla acımasızca alay eden varoluş koşullarını değişim zenginliğinin aynasında estetize ediyor, bu koşulların yarattığı küçük insanların, bu koşulları aşmayı amaçlayan, akıl almaz küçük maceralarıyla, karınca duaları ve bitip tükenmez mitik bir arayıştan oluşan ruh dünyalarıyla birleşiyor, bütünsel bir kişilik olarak dönüyor bize.Yaşar Kemal, savaşın amansız düşmanıdır. Savaşın, baskının yarattığı korkuyu, yani insanın ve ayrıntının gizini anlatırken anlıyoruz onun halis bir barış havarisi olduğunu. Ben, nükleer dünyayı, onun Köroğlu Destanı’ndaki Köse Kenan’ına, dünya halklarını ise Kenan’ın çene çukurundaki kıla benzetmişimdir oldum olası. Köse öfkelendiği anlarda kıl uzayıp yere saplanıyor ve onu çaresiz bir yaratığa dönüştürüyor. Yazar ne kadar usta olursa olsun, hayat yazılandan daha zengindir. Yaşar Kemal’in gücü, hayatın zenginliğine birçok yazardan daha çok yaklaşmasından ve onu büyük anlatıcı yeteneğiyle estetiğin gizemli aynasında, bir üst seviyede, yeniden, ustaca yaratmasından geliyor.