ÖLÜ RESSAMIN KARISI

Kadının ricası üzre giriyorum eve. İşim, sergi için seksen resim seçmek. Kadını ve kediyi izleyerek odaları geziyorum. Korkunç. Yan yana, üst üste yığılmış tuvaller, taş baskı eserler, kitap illüstrasyonları, hologramlar, envaiçeşit kolaj malzemeleri, heykeller, boyalar, boya lekeleri, boya tabancaları, köpek kılları, ki tarifi kabil değil. Agias Ahırları.İlk odadan başlıyorum. Üst üste yığılmış bezler. Tek tek bakıyorum. Sıçratılmış, kazılmış, dövülmüş renkler; çivi yazıları; Arap, Kiril ve Çin harfleri. Bakmakla bitmiyor. Birbirine benzeyen ve ressamı öldüren, kim bilir belki de kendi gerçeğini yaratmaya çalışan resimler. Seçemiyorum. Zerdüşt’ün on iki bin öküz derisine yazılan Aveste’sini çağrıştırıyor bana bu branda bezleri. Hz. Ömer gibi ateşe vermek geliyor içimden hepsini.Yanda ilk dönem resimleri. Hiperrealist. Güzel. Güçlü renk hissi yaratan anakronistik sunumlar. Geçiyorum. Sokak çocukları. Karton üzerine çizimler. Karmaşık, çatışkılı. Çatışkılarını karşılıklı olarak kendi içlerinde barındıran, bilince çıkaran ve zamanın reddiyesine veren, devinen, deliren çizgiler. Ferahlıyorum. Göz göze geliyorum çocuklarla. Olanakla zorunluluk arasında kalmış, afallamış gibi oluyorum. Käthe Kollwitz canlanıyor. Nöroloji ile resim arasındaki karmaşık ilişkiden söz ediyor, Ressamın Karısı. Ses, müzik gibi işliyor içime.Yan odaya geçiyorum. Tüh! Üst rafta yine kat kat yükselen kalın bezler. Karışık teknik. Nü yığıntısı. Parçalanmış kadın kalçaları, tip tip memeler, göbek çukurlarına yerleşen aç erkek gözleri, katedraller ve altında kalıp pestilleşmiş çıplak eşcinseller. Dev bir devlet piramidi ve zirvesinde bir fallos. Ego ve tanrı yığıntıları. Sümer, Sasani, Hitit esintileri. Başım dönüyor. Bırakıyor, alt rafa bakıyorum. Gravürler.Salonda kahve içmeye çağırıyor kadın. Oh ne güzel! Geçip oturuyorum. Karşı duvarda, ressamın portresi. Elinde fırça. Yarattığı çağrışımları sinsice kendi içine taşıyan, biçim kırıcı, şizoit bir bakış. Resim, zihnimdeki yerini sürekli değiştiriyor. Fırçanın ucunda iç içe geçmiş renkler, kadının konuşurken içimde yarattığı duruma benzer bir şey, kendinde şey, rengarenk, hareket halinde. Portrenin sağında, tam da gerçeğin inançtan koptuğu yerde, Sidney Nolan’ın küçük bir resmi, altında iki dize:  Hakikat zaman üstü/Resim hakikat üstü.Ölüm nedenini soruyorum. Beyin nöronlarının eridiğini, sinapsların çalışmadığını, beş yıl önce de resim dövmekte kullandığı lobutun raflardan kafasına düştüğünü, beyninin limbik lob merkezinin kısmen telef olduğunu ve penisinin kalkmadığını anlatıyor  kadın.  “Böyle olacağını biliyordum, her boşluğa boya atan, laf düşüren beyni sapsızın tekiydi,” diye de ekiliyor. Lobuttan sonra çalışıp çalışmadığını soruyorum.“Eskisi gibi değil,” diye mırıldanıyor. “Önce şartlı, sonra da edimsel refleks düzeneğini yitirdi. Algıyı hafızaya alıyor, boğuyor çıkaramıyordu. Hayatının en güzel resimlerini son dönemlerinde, ağırlık duygusu ve acıyla yaptı.”Ne güzel konuşuyor. Bu eve bu kadın için geldiğim kesin. Ressam sağ iken ben bu  kadının ötekisiydim. Ressam ölünce fark edildim, sevildim birazcık, öbürüsü oldum. Zaman geçti, her insan gibi bunun da yalnızlığı ve ateşi fena halde içkinleşti. Özünü özünden bana doğru itelemeye başladı. Nihayetinde ben de insanım. Sezinledim. Alengirli bir duruma girdim. Gediksiz, dipsiz hayaller içinde gezinmeye başladım içinde bu kadının.