TİM

 Kapı çalındı, giriş ışığını yaktım, açtım baktım Tim. Eski fizik öğretmeni. Gece vakti sokakta kalmış yine davar çeneli. Ayakkabılarını çıkardı, kötek yemiş kediler gibi içeri süzüldü sessizce. Gödür bir gövde ve paçaları piltikli, askılı , pasaklı bir pantolonun yarı yarıya kapattığı, uzun kamış bacaklar. Kan ve toprak bağına dayanan, içgüdüsel, babacan bir köylü sıcaklığıyla elimi sıktı, halimi hatırımı sordu. “Otur,” dedim, hasırdan örülmüş torbasını duvarın dibine indirdi, oturdu ışığın altında. Sıkıntısız, ferah fahur bir iklimle, odun sobasının camı yalayan alevlerine dikti bakışlarını. Saç uzamış, su gibi akıp, bakla kırı sakala karışmış. Eski canlılığını yitirmiş gözler; donuk, şarbon hücresi gibi hareketsiz. Nasibi kıt, çileci dervişleri andırıyor. Konuştuğu zaman burnuna bakıyorum en çok. Suratının ortasında yamyası bir nesne; tahta sandıklara basılarak kurutulmuş balçık incirlerini hatırlatıyor bana. On üç evin kapısını çalmış, kimse almayınca gelmiş.    “Evde hoş bir koku var,” dedi.    “Ne kokusu?”    Kafasını, masadaki kapkacak yığınına dikti.    “Haşlanmış, lahanalı dana salamurası.”    Hayatımda tatmadığım bir yemek. Cenabetin acıktığı belli. Bir şey bulamamış çöp kutularından bugün. Kalktım, yardım kuruluşunun verdiği fasulye konservesini açtım, iki haşlanmış patates ve bir parça beyaz peynirle birlikte önüne koydum. Teşekkür etti. Mahcup ve minnettar bir sükûnetle yemeye başladı.    “Bütün gün hiçbir şey yapmadan ormanlarda gezinip duruyorsun, yorul muyor musun?” dedim.    Gülümsedi. “Bütün gün gezindiğim doğru, ama hiçbir şey yapmadığım doğru değil.”    “Ne yapıyorsun?”    “Düşünüyorum.”    “Ne düşünüyorsun?”    Patatesin yarısını kabuğuyla birlikte yuttu. Boşluğun kıyısında bekledi biraz.    “İnsanlar, egemenlik duygularını, bencilliğin gizli iç sesleriyle örmeye devam ediyorlar,” dedi.    “Gelecekteki büyük bir çatışmanın habercisi mi bu?” dedim. İki yana salladı uzun, delikosefal kellesini.    “Büyük çatışmayı her an yaşıyorlar,” dedi. “Ben bu çatışmayı, diğer canlılarla birlikte, dıştan seyrediyorum.”    “Çatışma, hiç durmaksızın mı devam ediyor?” dedim.    “Evet,” dedi, “mezara kadar devam ediyor. Bu çatışma, insanların dışındaki tüm hayvanların yaşam haklarını bölüyor, parçalıyor, tehdit ediyor, ve bu durum, yeni çatışma öğeleri olarak insanların yaşamına dönüyor.”    “Peki insanlar bu durumun farkında değiller mi?”    “Farkındalar,” dedi. “ Farkında oldukları için güneş sisteminin dışına çıkmaya çalışıyorlar. Çıksalar bile boş bir iş. Eninde sonunda topluca yok olacaklarını kabul etmek istemiyorlar. İnsanlığın da tıpkı insan gibi doğup, büyüyüp ve öleceğini kabul etmek istemiyorlar.”    Moralim bozuldu. Yaptığım bütün işler, bir anda anlamsızlaştı. Kalktım, çay demledim. Yaşamdan arınmış saf bir zaman diliminde, karşılıklı yudumlamaya koyulduk çaylarımızı. Adam, karamsar değildi, çatışan doğru ile yanlışın zeminini katı ve mutlak görmüyor, esnek bir kafayla yaklaşıyordu. Bardağı kaşla göz arasında dipledi, doldurdum.    “Marilyn senin arkadaşın mı?” dedim.    “Hayır. O kimsenin arkadaşı olamaz. Duyguları ile bilinci arasındaki mesafede sürünüp duruyor; yorulunca da kafayı bir harfe takıyor, onu anıt gibi dikiyor ve gölgesinde uyuyor.”    İlk defa birisi hakkında olumsuz şeyler söylüyor. Odayı gösterdim. “Saat bire geliyor, geç uyu,” dedim. Torbasını aldı, odaya girdi. Kendi odama çekildim. Uyudum. Şafağa doğru işemek için kalktığımda, ilk duyduğum şey, adamın duvarları sarsan horultusu oldu. Dinleyenin ruhunu, geri dönülmesi imkânsız bir şekilde harcayan bu horultu, beni uyutmadı. Kitap okumaya başladım. Horultu arada bir, bağlamlar ve anıştırmalarla örülmüş kısa sayıklamalara sahne olduğu için okuduklarımı da kavrayamadım.    Sabah dokuzda kalktı. Dışarda otunu içti. “Nerden buluyorsun bunu?” diyecektim, vazgeçtim. Çayı demledim, iki hormonlu yumurta kaynattım. Oturduk.    “Horluyorsun,” dedim.    “Evet,” dedi. “Her insan farklı sesler çıkarıyor. Sen Marlyn’i dinlememişsin, onun horultusu, horlayan bütün insanları, uykudan uyandırıyor.”    “Çok güzel bir kadın.”    Yumurtayı kabuğuyla ağzına atıp çiğnerken, “Evet,” dedi. “Farkın, gücün ve gururun varlığını dayatıyor; dayanılmaz bir güzellik. Baktığı her ruhun yapısını söküyor, onu parça parça ram ediyor kendisine. Güzelliğiyle herkesi ihtiyaç duygusu içine sokuyor, sonra da bu duyguların altında eziliyor.”    “Kimliği belirsiz biri galiba?”    Peyniri ekmeğin arasına yerleştirdi, çaya daldırdı, ağzına attı. “Hiç sormadım,“ dedi. “Kimliğinin karanlık dibinden bakıyor. Ama kendi dilinin içinde düşünmüyor; bilincinin, dışsal şeylerin istilası altında olduğu sanısına kapılıyor ve bağırıyor.”    Sustum. Üç bardak çay içti. Teşekkür etti. Çıkıp gitti.