KARYÂTİDLER

Güzellikleri henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş ve de fethedilmemiş bu lanetli yaratıklar, yani çağımızın altın zincirlere vurulan bu narin köleleri, tıpkı Akropol’deki çatıyı başları üzerinde taşıyan ikibin küsur yıl öncesinin kadın heykelleri, Karyatidleri gibi hâlâ zulmün ve sömürünün en katmerlisini, ayaklarını arzın harlı toprağına basarak başları üzerinde taşıyorlar. Dünyanın bir bölümünde o, mutlak, pederşahi toplumsal mantığın kurbanı olarak, kendi çöl suskunluğunu, kadere boyun eğişini yaşarken, bir bölümünde düşünüyor, tartışıyor, derlenip toparlanıyor, yürüyor ve baş meleklerin prensi, cinselliğin Venüs’ü Anael gibi bağırıyor: “Bütün kapıları açın!”Ama buna rağmen o hâlâ bir cadı, bir medusadır. Şeytan, onun derinliğinde gizlenir. Günahı, kutsal ve sabit ilişkiler ağına ateş pareleri gibi düşüren, odur. Düşüncesinde, varlık melanetinin damgası vardır; bilinen ya da keşfedilen gerçeklerin ceberrut, hesapçı çizgisinde yürür. Engin değildir, dardır. Düşüncesini, sırlar mahşerinin ötesine; varlık ve yokluk, yaşam ve ölüm gailesinden kurtuluşun rahminde ışıl ışıl gülümseyen sonsuzluk ateşine doğru yaymaktan kaçınır. Dünyanın bir bölümünde o hâlâ yeryüzüne felaketleri, üzüntüleri getiren bir Pandora’dır. Eğer bu medusa, o derin kadıncıl merakıyla, tanrıların yeryüzüne gönderdiği kutuyu açmasaydı insanoğlu, üzüntü denilen şeyi de tanımayacaktı. Fitnesini, masumiyet perdesiyle gizler. Orduları birbirine kırdıran İsis’in yılan gözlü kızıdır. Akhalılarla Troyalıların tunç kılıçlarından oluk oluk dökülen kanın sebebidir o. İnsanlığın, onu, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da, Zeus’un karısına yaptığı gibi havaya asarak ayaklarına iki örs bağlama derecesinde işkencelere maruz bırakması sebepsiz değildir.Kadının kendi altın krallığını yitirerek köleleşmesi tarihin en hazin, en ilginç ve en büyük öyküsüdür. Mülkiyetin ve mülkiyet duygusunun olmadığı, güneşin ve suların, özgürlüğü pırıl pırıl bir kahkahayla selamladığı çağda, kadın insanlığın ikiden çok memelerle sembolize edilen - bereket kaynağı, komünal ve cinsel hayatın biricik kahramanıydı. İlkel insanın gözünde, insan denilen tılsımlı muammayı, doğanın en değerli varlığını, hatta kabileyi doğuruyordu. O kolektif hayatın, aşkın ve sevişmenin tüm alanlarına egemendi. Cinselliğe ilişkin hiçbir tabu, hiçbir kanbağı engeli, buyruk sözkonusu değildi onun için. Kendi içinden çıkan tek bir buyruğa uyuyordu sadece; sevmek, istemek ve hoşlanmak buyruğuna. İş bölümünün filizlenmesi, özel mülkiyetin giderek artık tüm çıplaklığıyla tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, sevgili femina da bir daha kavuşamayacak bir tarzda, erkeğin zincirsiz, doğal köleliğine dayanan, kendi cennetsel düzenini, altın özgürlüğünü yitiriyor ve köleleşmiş oluyordu. İnsanlığın en hınzır duyusu, içgüdü gücüne varan en güçlü hırsı, özel mülkiyet duygusu, özel mülkiyet hırsıdır. Özel mülkiyet olgusu, sahiplik, egemenlik ve ezme duyusunu bütün duyguların sultanı haline getirdi. İnsanlığın o ana kadarki bütün sorunlarını bir tek sorunun sevk ve idaresine soktu. “KİM, KİME; KİM NEYE SAHİPTİR?” İnsanlık tarihsel ilerleyişinde özel mülkiyet çağına girmek, özel mülkiyet köprüsünden geçmek zorundaydı. O kendi gerçek tarihine, özgürlüğün artık çekiciliğini yitirdiği pırlanta tarihine ancak bu çağdan geçerek girebilirdi. Bu çağ, onun için ileriye doğru büyük bir sıçrama basamağıydı aynı zamanda. Özel mülkiyetin ortaya çıkış tarihi, aynı zamanda ailenin ortaya çıkış tarihidir. İlk mülkiyet ilkel komünal toplumun, “tek tek ve birbirine karşıt ailelere ayrılmasına dayanan iş bölümü ile” doğdu. İlk mülkiyet daha rüşeym halindeyken şu soruyu ısrarla ve çığlık çığlığa sormaya, ve insanlığa dayatmaya başladı. “KİM KİME, KİM NEYE SAHİPTİR?” Ailenin varlık şartı biricik anlamı durumunda olan özel mülkiyet, onun ruhunu bu soruyla şekillendirdi. İlkel komünal toplumda, klanı ya da soyu sürdürme, üreme ve çocuklar temel bir sorundu. Ailenin ortaya çıkışında bu sorun daha bir önem kazandı. Çünkü aile kapalı bir üretim birimiydi ve bu birimde çocuklar iş gücü kayanağıydı; mülkiyetin sürekliliğini sağlayan, kapalı bir birimde onu garanti altına alan asıl unsurdu. Mülkiyetin ateşli ruhundan çağlayan, “KİM KİME, KİM NEYE SAHİPTİR?” sorusunun cevabı; ailenin ilk oluşumunda, her iki eş için de doyurucu olmalıydı. Kadın elbette eski saygınlığının gücüyle ailenin reisi olabilirdi. Çok eşlilik kendi yerini uzun bir tarihsel geçiş aşamasıyla tek eşliliğe bıraktığı için, aile reisi olacak kadın, birden çok erkekle de pekâlâ evlenebilirdi. Özel mülkiyetten aldığı o ateşli duyguyla göğsünü gere gere şöyle diyebilirdi: Bu çocuklar bana aittir. Ama mülk ve egemenlik duygusunu, varoluşun temel şartı haline getiren sevgili kocalar, aynı şeyi kuşkuya düşmeksizin söyleyebilirler miydi? Bu noktada kuşkuya yer yoktur ve mutlak sahipliği, mutlak egemenliği emreder mülkiyet. Peki bir erkek, birden fazla kadınla evlendiğinde, her iki taraf da sahiplik duygusunu işkilsiz doyurabilir mi? Evet doyurabilir. Her iki tarafta göğsünü gere gere mülkiyetin ısrarlı sorusunu yanıtlayabilir. “KİM KİME, KİM NEYE SAHİPTİR” sorusu her iki taraftan da doyurucu yanıtını alabilir. Hem erkek, hem de kadın: Bu çocuklar bana aittir, diyebilir. İşte kadınının ilk ciddi yenilgisi, uyruk hukuku burda başlar. O, mülkiyetin dayattığı bu ısrarlı soru karşısında teslim olmuştur. Bu yenilgiyi artık, erkeğin tartışmasız egemenliği, kadının ise ağır köleliği izleyecektir. Elbet sorun bu kadar yalın ve basit değildir. Ama bu, sorunun özüdür. Özel mülkiyetin ve ilerleyen tarihin karakteri, küçük bir üretim birimi olan ailede, birden çok kadını bir erkeğin köleleştirmesine müsade edemezdi. Azınlığın çoğunluk, babanın kadınlar ve çocuklar üzerindeki tahakkümü aile içinde kendisini gösterecekti. O zamanki mevcut iktisadın temeli olan bu küçük üretim biriminde, artık tek merkez, tek buyruk, tek efendi söz konusuydu: BABA. Kadın bu birimde vazgeçilmez bir üretici (ürün ve çocuk yaratıcısı), ve bir zevk aracıydı. Artık bu kilite, sahibinin dışında hiç kimse dokunamazdı. Tabular tabusu olan bu mübarek kiliti, kendi gözbebeği gibi koruduğu anahtarıyla, bu kapının sahibi açabilirdi ancak. Üç güç birleşerek, çocuk üzerindeki sahiplik duygusunu korkunç boyutlara vardırmıştı: Kanbağı gücü + cinsel zevkte mülkiyet gücü + işgücü üzerindeki tasarruf gücü... Bundan dolayıdır ki, kilite yönelen yabancı bir anahtar, küçük kıyameti ya da cinayeti beraberinde getirecekti. Bundan doğal ne olabilirdi ki? Özel mülkiyetin tanrısal gücü, görevleri, hakları, payları, sınırları kalın ve net çizgilerle koymamış mıydı? Sahipleri, malları, “KİMİN KİME, KİMİN NEYE?” aitliği sorununu katı ve “değişmez” bir hukukla kendi kutsal kapısına sahip çıkmak zorundaydı. Onun önünde, bir karargâh nöbetçisi dikkatiyle dikilmek zorundaydı. Artık bu noktadan sonra, Brahman’ın öz kızıyla, Ammon’un anasıyla sevişmesi yadırganacaktı. Bilmeyerek anasıyla evlenen ve öğrenince kahrından kendi gözlerini kör eden Oidipus’un bu kahramanlığı, trajedinin turunç renkli doruklarına çıkarılarak yüceltilecekti. Ama pederşahiliğin kahramanı, yuvanın rakipsiz Hint Horozu, kadınların, çocukların, mallarının sahibi olarak, bir mülk sahibi, bir köleler sahibi olarak, kendi cinsel zevkine - ilahi yasaklar prangası hariç - pranga vuramazdı. Her hususta olduğu gibi bu hususta da prangalılarla kendisini bir tutamazdı. Zeus’un yasak aşklarından dolayı cezalandırdığı, Hades’e attığı kadınları, kocalarını aldatan “iffetsiz” kadınları elbette ki lanetleyecekti. Ama baş tanrıya ait yasak “aşk” ve tacavüz sayısının ondördü bulmasını ince bir zevkle ve tatlı tatlı gülümseyerek, anlayışla karşılayacaktı. Zeus’un hoşuna giden kadınla sevişebilmesi için, bazen o kadının kocasının kılığına girmesi, bazen kızgın boğa, bazen de kuğu şeklinde yanaşması eğlendirici, ilginç bir durumdu ve bunda öyle pek yadırganacak bir yan da yoktu. Ama tarih kölelerin efendilerine karşı hiçbir çıkış yapmadığını yazmaz. Kölelerin intikamı, hesaplılığı ve fendi bir hayli ürperticidir. Ne kadar kalın olursa olsun, yeryüzünde en zayıf zincir, sevgiye ve aşka vurulan zincirdir. Erkekler, ağzı açık ayran delileri gibi, fena halde mayışarak, Zeus’un hovardalıklarını takdirci bir ruhla seyrederken, kadınlar da kendi gönüllerinden fışkıran güçlü sese kulak verdiler. Güzelliğin ve bir anlamda da aldatışın tanrıçası olan Afrodit’in bayrağı altına girdiler. Tarih, bu intikamcı amazonlar ordusunun cinsel serüvenleri karşısında kahkahayı bastı, afalladı, ağladı, hüzünlendi. Gerçekten de yarattıkları serüvenlerle mitolojiyi ve masalı önemli ölçüde meşgûl ettiler. Aynı hızla ama bu kez daha tecrübeli olarak Ortaçağa daldılar. Filisitin’e yürüyen haçlı şövalyeler ordusunun geride bıraktığı gözü yaşlı zevcelerin büyük bir bölümü, orduların ufukta kayboluşuyla birlikte, edalarındaki o azize masumiyetini bir kenara atarak, kocaları tarafından titizlikle takılan bekaret kemerlerini ustaca sıyırdılar. Ticaretin ve yağmanın yolunu, haçın kılavuzluğunda, kılıçlarının ucuyla açan bu din kahramanlarını, -İsa’nın her türlü egemenliği, otoriteyi ve gücü yokettiğini söyleyen, Paulus’un intikamını alırcasına- cinselliğin pembe boynuzlarıyla taçlandırdılar.Kökleri Babil’de olan Asyalı dilberler elbetteki batılı bacılarından geri kalamazlardı. Üstelik onların önemli bir bölümü, çarşaf denilen dost bir örtüye sahiptiler. İffetin bu yumuşak zırhı altında, dans tanrıçası Siva’nın iştahı ve serbestliği ile hareket edebilirlerdi. Asyalı kocanın elaman dedirten sıkı takibini sıfıra indirebilir, hovardasının yanında onun bir zevcesi gibi yürüyebilir, istedikleri evlere, izbelere girebilirlerdi. Kadında bu yetenek, bu ateş vardı. Yeter ki arzu etsin. Arzu ettiği an, Sara gibi 90 yaşında da olsa, şaşırtıcı bir damar ateşiyle sevişebilir, hatta isterse, ishak’ı da doğurabilirdi. Kadının aile denilen temel üretim birimindeki bu sınıfsal ve cinsel köleliği, onun bir zevk aracı olarak pazarlanması gerçeğini de beraberinde getirdi. Her kapı kutsal olamazdı, bazı kapılar da han kapısı gibi cinsel kervan ticaretine açılmalıydı. Üstelik kadın, mevcut mülkler ve mallar içinde, altından sonra en değerli mülk, en değerli maldı. Altın gibi o da pazarda arz-ı endam edebilirdi. Tarihin ilk kerhaneleri doğuda ortaya çıktı. Tapınaklarda pazarlanan hoş kokulu cariyeler, müşterileriyle yatıp kalkarlardı. Gelir, tapınaklar tanrıçasının kasasına akardı. Elbette ki kadının bu kadar düşmesinde şaşırtıcı bir durum yoktu. Çünkü onu, o “şeytanın kapısı”nı, Pythagore’nin dediği gibi kötü bir ilke yaratmıştı. Kaos ve karanlıkla birlikte çıkmıştı ortaya. Erkekse, iyi ilkenin, düzen ve ışıkla birlikte ortaya çıkardığı bir üründü. Kadın, köleci ve feodal çağların şato gibi kapalı ailesinde, genel üretimin bu temel biriminde binlerce yıl acı çekti. Buyruklar önünde el-pençe divan durmak, erkeğe ve çocuğa hizmet etmek, evin çarkını çevirmek, ataerkil öfkeleri sinesinde ve gözyaşlarında söndürmek... Kendi dışındaki her şeyi parçalayarak, kendine ram eden Kapitalizm, bu şatonun kapısını usuldan ya da kendi ateşli gücüyle açtı. Bu minnacık şatonun tüm mensuplarını tek tek bireyler olarak, işliklerde, fabrikalarda topladı. Bunu yapmakla aileyi temel bir üretim birimi olmaktan çıkardı. Evin çarkını erkeğin, kadının ve çocuğun ücreti döndürmeye başladı. Artık kadının üretimdeki yerini, ailenin Hint Horozu belirlemiyordu. Ama kadın, hâlâ onun tahakkümü altındaydı. Fabrika işinden aile hizmetine koşuyordu. Şimdi tarih ona yeni bir görev vermişti. Fabrikalara asıl ve yedek proleterler doğurmak, yetiştirmek. Kadın bu tarihsel hizmetinin karşılığını ücret olarak patrondan alamamaktadır. Bu ödenmeyen ev emeğinin karşılığı, dolaylı yoldan artı-değere eklenmektedir. Üstelik evin Hint Horozu’na, küçük patrona ya da proleter-patrona yaptığı hizmetin karşılığını da alamamaktadır. Tabi iş gücünün üretimi yeniden sözkonusu olduğu için ödenmemiş bu hizmetin karşılığı - çok dolaylı sürüncemeli yolla da olsa - toplumsal artı-değere eklenerek doğruca burjuvazinin kasasına akmaktadır. Kapitalizmin, kadının yüreğindeki isyan öğesini had safhaya vardırmasının temelinde işte bu gerçek yatar. Günümüzdeki çocuk paraları, ödenmeyen ev emeğinden sağlanan kârın yanında pek bir şey ifade etmez. İşlikler, fabrikalar, kadın proleterlerin hem kendi sınıf kardeşleriyle yaygın cinsel ilişkiye girdiği, hem de başta patron olmak üzere fabrika yöneticilerinin bir nevi modern haremine dönüştüğü yerler olarak çıktı ortaya. Patronun burnu da bu yuvalar sayesinde ilk gece hakkını kullanan senyorün burnu gibi, taze kadın kokusuyla bakir kokusunu ayırtdetmede hüner kazandı. Fabrika ya da sanayi, kadının etrafındaki çemberi kırdı, onun erkeğine hem cinsel hem de ekonomik bağımlılığını önemli ölçüde dumura uğrattı. Evsel üretim ortadan kalktığı için çocuk yapma zorunluluğu bir proleter aile için gücünü yitirdi. Böylece kadının erkeğe, çocuğun babaya bağımlılığı burjuvaziyi korkutacak derecede zayıflamış oldu. Öte yandan patronun dikkati, güçlü sahiplik ve mülk duygusu; evinden işyerine, fabrikasına kaydı. Patronun beyni ve yüreği, sermayenin işlediği alana yerleşmek zorundaydı. Patronun karısı artık olsa olsa, patron için bir zevk aracı, mülkiyetini devredecek çocuğunun üreticisi, ya da evlilik akrabalıklarıyla şirketlerarası yakınlaşmayı, işbirliğini kolaylaştıracak bir araç olabilirdi. Kaldı ki bir patron için zevkin binbir çeşit tadına fabrika denilen kendi hareminde, şirket yönetim kurullarında, bürolarında, sefahat ve sosyete aleminde, kısacası, burjuva dünyasında yeterince vardı. Tarihin gelmiş geçmiş en ateşli, en mazbut fahişesi para değil miydi? Fahişeliği dalga dalga toplumun tüm hücrelerine yayan böylesi bir fahişenin, sahibine, kuğu boyunlu, kaliteli orospular bulmasından daha kolay ne olabilirdi ki. Patronun kendi kadınıyla kurduğu zoraki birlik, sadece çocuk için bir birlik olabilirdi. Her ikisi de birbirlerini sattıklarının farkında olabilirlerdi. Bu aldatış, bir ömür imzalanmamış, karşılıklı aldatış anlaşması olmaksızın pekala sürebilirdi. Kapitalizm ailenin dağılışını tarihin gündemine soktu ama buna rağmen aile hâlâ mülkiyetin varlığının güçlü bir garantisi, sermayenin özel ellerde kalışının sürdürücüsü olarak ayaktadır. Ailenin ortadan kalkışı, sınıfların, devletin ortadan kalkışıyla birlikte olacaktır. Bu çok uzun bir tarihsel dönem sorunudur. Bu dönemde, yani sosyalizmde, adım adım eriyerek de olsa varlığını sürdürecektir aile. Sosyalizmde ailenin ortadan kalkmasının ekonomik, politik, kültürel şartları yaratılacaktır. Ailenin ortadan kalkışı, yüksek düzeyde bir maddi, kültürel ve artistik hayatı gerektirir. Sosyalizmde ev içi hizmetlerin, ekonomik gelişmeye bağlı olarak sosyalizasyonu -komün evleri, komün lokantaları, komün çamaşırhaneleri ve kreşleri, yoğun kültür merkezleri şeklinde- gerçekleşerek ev içi hizmet çarkı müzeye, “çıkrık ile taş baltanın” yanına kaldırılacaktır. Erkek ve kadın işi olarak bölünen ataerkil iş bölümünün tüm kalıntıları yok edilecektir. Yine gelişmeye bağlı olarak cins ve yaş farklılıklarından kaynaklanan ücret eşitsizliklerine son verilecektir. Evlilik iki ayrı cins arasında bir sorundur; gönüllü birliktir ve sevgi temeline dayanır. Sosyalizmde, gönüllerde perçinlenen bu birliğin, ayrıca devlet aracılığıyla toplum tarafından onaylanmasına, nikâhına gerek yoktur. Nikâh, sınıflı toplumlarda, kadın köleliğinin düzen tarafından resmileşmiş onayıdır. Aşkın, yani insanı tepeden tırnağa teslim alan bu “Titan gücü”nün, ne izne, ne onaya, ne de kayda ihtiyacı var. Bağımsızlığı felaket seven bir nesnedir ki, hiçbir müdaheleye ihtiyaç duymaz. Aynı şekilde, boşanmaya da karar verecek olan biricik merci, eşlerin kendileridir. Mahkemeye yani “kutsal aile”nin hukuk alanındaki bu güçlü güvencesine gerek yoktur. Sosyalizmde, zora başvurmaksızın -taraflar hangi konumda hangi cinslerde ve cinsi ilişkiler içinde olurlarsa olsunlar- her çeşit gönüllü birleşmenin ceza yasalarıyla cezalandırılması, tecrit edilmesi, toplumsal baskı altına alınması ortadan kaldırılacaktır. Toplumsal koşulları yetkinleştirme, eğitim ve yönlendirme yollarıyla yaklaşılacaktır bu sorunlara. Yasalarda ve kafalarda, çocukları meşru ya da gayri meşru diye ayırmaya son verilecektir. Bağımsız olarak örgütlenmeleri ve mücadeleleri, yasal güvenceler altına alınacak olan kadınların kurtuluş davası tüm bunlara rağmen gündemde kalacaktır. Aile varlığını sürdürdüğü müddetçe kadın sorunu gündemden inmeyecektir. “Özellik” ya da “bireysel”lik sorunu en çok aşkta duyurur kendisini. Hiçbir varlık, özgürlüğe aşk kadar âşık değildir. Bırakalım zoru, müdahaleyi, onun iknaya bile tahammülü yoktur. Tarihin güneş gibi gülümsediği o çağda, sevgiye ya da aşka dayanan birliktelik, yalnızca “paylaşanları ilgilendiren ve toplumun karışmaması gereken tümüyle özel bir ilişki haline gelecektir”. Dişiyle erkeğin, eşlerin birliktelik, yani özel yeni birliktelikler kazanarak sürekli kendisini aşacak, yetkinleşecek ama hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır. Zıtların bu kaçınılmaz birliği, sosyalizmin aşıldığı o çağda en özgür, en yüksek düzeyde, tüm tabuları yıkmış, yetkinleşmiş bir biçimde gerçekleşecektir. Aşk, sevginin yoğunlaşmış, doruk noktasına varmış bir ifadesidir. Aşk ama en büyük, en güçlü “istila”cıdır da. İnsan yüreği aynı anda iki aşkı kaldıramaz. Bir aşkı kaldırabilir ancak. Onu hiçbir şey yıkamaz yeni bir aşktan başka. Ama sevgi birden çoktur. Sayısız sevgiyi kaldırır insan yüreği. Güçlü aşk, eşlerin birbirlerini geniş bir tarzda tanımaları temelinde doğar. Ruh ve bilinç güzelliklerini -zaaflarıyla ve eksiklikleriyle birlikte- tanımak; karakteri, mizacı, kabiliyeti derinlemesine tanımak, ortak çelişmeli noktaları tanımak. Güçlü aşkta, ruh ve bilinç güzelliği asıl, eda güzelliği ya da fiziki güzellik ikincil öğedir. İkincil öğeye dayanan bir “aşk” uzun ömürlü olmaz. İnsan bilincinin, ruhunun ve yeteneğinin çok yönlü bir entelektüel zenginlikte, estetik incelik ve hünerle donandığı bir çağda; özel mülkiyet ruhunun yok olduğu, evsel beslenmenin ve eğitimin yerini yüksek düzeyde toplumsal eğitimin ve beslenmenin aldığı bir çağda; çocuk doğurma kavramının, ana rahmi dışında hazırlanan süper teknolojik harikalar ya da rahimler sayesinde anlamını yitirdiği bir çağda, elbette ki aileden değil, biçimi ve içeriği sürekli değişen aşktan söz edilecektir. Vajinanın kutsal mülkiyet, kutsal kapı ya da tabular tabusu olmaktan çıktığı, vajinal (ya da karşıtı) aşk anlayışının yıkıldığı bir çağda, birliktelik gerçek aşkı, altın birliği işte o zaman yaşayacaktır. Her şey gibi aşk da gerçek özgürlüğüne o çağda kavuşacak ve o çağda ortadan kalkacaktır. İnsanı, evrenin merkezi olmaktan çıkaran, böylesine yetkinleşmiş bir insani, entellektüel duyarlık, en etkin, en “şirret” zevkine de belki o zaman kavuşabilecektir; bireysel özgürlüğe, derinliğe ve niteliğe doğru yaygınlaşarak... İnsanlığın kendine zulmü, tarih olacaksa, o çağda olacaktır. O çağda kalkacaktır Karyatidlerin başlarında taşıdıkları o çekilmez, görkemli çatı; ve kalkarken bağıracaktır:“İdeal çağ yoktur!”Aralık-1986