Zehir

SES, TEK’leyerek Batı Yakası’ndan geldi. Şahin avazı gibi berraklaştı gökkubbe.  Töz ile törenin çatışmış, ufalanmış, cinnet halini almış zibilinde uyuyan yalın bilinç, kellesini hafif kaldırınca, her kütükten bir çıra çıktı. Kargalar sustu, papağanlar konuşmaya başladı. Varlığını kendi boşluğuna doğru devindiren serkeş eşek, sırtındaki atlas çulu attı, baharat bedestanından çıkıp, sahaflara girdi.  Zıtların mükabele ve müsademe zemini, kırmızıdan defne yeşiline doğru evrildi. Mevtalar dirildi. Mabed avluları ve musalla taşları arasında mekik dokuyan Devlet-i Aliye derin bir nefes aldı. Kurşun kepenkli, rahleli, seccadeli dükkânlar hayale daldı. Çocuk pencereyi açtı.    Zehir seferberliği, ilk adımını şanına uygun bir şekilde attı. Kainatın kör noktası temizlendi. Temizlenen yere, ucube sakallı bir yontucu, kaide olarak mermerden bir baldıran krateri yerleştirdi. Kaidenin üzerine   hiç yüksünmeden, rehavete kapılmış bir bronz at heykeli dikti. Atın üzerine “ATİNA” yazdı.  Atın kuyruğuna yine bronzdan bir sinek kondurdu. Sineğin üzerine  de “SOKRAT” yazdı.     Appollonik ve Dionizik  armoninin büyüsüyle  trajik bir şekilde ışıldayan anıt, herkesi etkiledi; açılışı görkemli oldu. Harirle dokunmuş halıların serildiği ön sırayı, akil kafalar aldı. Enseleri kavi, bakışları mülayim ve semavi politikacılar yeşil koltuklara yerleşti.  Başarılı sarraflar, badem bıyıklı karunlar, ribahurlar, buz üstünde bina kuranlar, bilcümle mal, melanet ve menzil sahipleri ikinci sırayı tuttu.  İç içe geçen çemberlerin en  dış kesiminde, kum gibi kaynayan bir derinti deryası dalgalanıyordu. Çocuk, dikkatini en çok bu kesime, açlıktan köpük kusan, düğün arpasıyla at besleyen, kasaptaki ete soğan doğruyan , çaydaki balığa yağ kızartan,  tek kanatla uçan, gariban, adembaba cümbüşüne yöneltti , heyecanlandı ve  bu kesime doğru uçurdu balonunu.    Açılış konuşması için kürsüye Akil çıktı. “Zurnazen Mustafa Paşa’nın Dört Saatlik Sadrazamlığı”, “Molla Kabız’ın Zındıklığı”, “Kâbusname’de Yıldızlardan Geleceği Okuma” adlı kitapların bu dıbız kafalı, kara kırnak yazarı, elini kaldırıp alkış tufanını selamladı. Ebedi barışın geldiğini, maraz ve elem ikliminin dağıldığını  şirin bir dille anlatmaya başladı. Bir ara durdu, elindeki boş baldıran kadehini göğün Sidre Makamı’na doğru kaldırdı, “Ebedi barış için, anaların ağlamaması için gerekirse  içeceğiz!” diye bağırınca,  derinti deryanın köçeği, zilli kasnağa geçirilmiş kursak zarını tefleyerek deryayı coşturdu. Meydan, yek dil, yek nefes, “ZEHİR! ZEHİR!” “TEK! TEK!” şiarlarıyla inledi. Akil, işaret parmağını uzattı, ŞER tekkesinden ayrılıp ZEHİR tekkesine yeni geçen politikacıyı kürsüye çağırdı.  Semirmiş, nefsini ve gövdesini kemali afiyetle imar etmiş güleç adam, alkışlar, tezahhüratlar eşliğinde kürsüye geldi, boş baldıran kadehini Akil’in elinden aldı, önce bronz atın kuyruğundaki sineğe, sonra da kitleye doğru uzattı, “Kırk yıllık tekkemi terkettim, buraya zehir içmeye geldim!” diye gürleyince, sloganlar yeniden başladı. Çocuk korktu, “Anne çabuk gel, adam zehir içecek,” dedi.    “Aldırma oğlum , kadehler boştur,” diye mırıldandı Kadın. Pencereden bağıran kalabalığı , TEK’leyen kürsüyü ve bayraklı evleri seyrederken korktu. Gitti dolaptan TEK bir bayrak çıkardı, TEK başına, TEK pencereden, TEK’leyen kalabalığa doğru sallandırdı.