İşsizler

Ursula. Okapi gibi ürkek bir kadın. Işıkları geçti, karşıda durdu.  Beni süzdü. Güzel ve güvenilmez bir tip. Filan feşmanla ferman çıkarıyor, hiçbirisini uygulamıyor. Gördüğü her erkeği de kendi türünü öldürmek için örgütlenen bir mahluk olarak değerlendiriyor. “Ben de mi  öyleyim? ” diyorum. “Erkeksin, farklı değilsin,” diyor.  Pastahaneye girdi. O kadınla, arkadaşım Malcom’un, ‘Denize düşse kıçıyla balık yakalar,” dediği Suzi’yle birlikte çıktı. Görünce ürperiyorum . Yaşama ve ölüme dair sırların garip seslere evrildiği  bir ses yumağı. Nefsini önceleyerek konuşan kayırıcı ruhun, Falcı kadının evine doğru birlikte yürüdüler.  Çetrefil, genç, küheylan aklıyla, onları ölüm ve yok oluş duygusundan uzaklaştıracak, yakın geleceklerini imkânlarla donatacak, duygularını idealize edip rahatlatacak. Peşlerine düştüm, adımlarımı hızlandırdım. “Falcı kadına gidiyorsanız, ben de gelebilir miyim?” dedim. İtiraz etmediler.    Bizi oturma salonuna aldı. Sabahtan beridir girip çıkan Mcdonald’cı işsiz kadınların sıkıntı ve umut kokuları, papağan sesleri ve Falcının, borcu malına eşit, medyun-i müflis kocasından yayılan esrar sisi...  Kabuğu kabarmış ağaç gövdelerini çağrıştırıyor, Falcının yüzü.  Yangına koşan tulumbacı gibi terlemiş. İkide bir siliniyor. Kahvelerimiz geldi hemen.  Ruh okuyucusu ilkin, Ursula’nın bakışlarındaki yeşil su durgunluğuna bakarak,  falını okumaya koyuldu.  Masum bir duyguyla zamanında sevmiş, meftuniyete ve fitneye düşmüş, yıkılır gibi olmuş ama yıkılmamış. Günahın iki ana kaynağına, uçarı akla ve arzuya fazla itibar etmemiş. Geleceğin, kendisine ‘Dikkatli ol’ dediği ve gülümsediği bir kadın. Ursula, kendisini tanıyormuşçasına konuşan falcının karşısında gevşedi, bencilliğin ve kibirin ördüğü zaman kozasını delmiş gibi oldu.  Sıra Suzi’ye geldi. Niyeti lavanta çiçeği gibi kokan bir kadın. Kanat ve kuyruk telekleri yolunmuş, ama pes etmemiş bir güvercin. Güvercinin biçimsiz, içeriksiz gülümseyişi karşısında bir an sustu Falcı. Her kadının kalbinde, kendini atacağı bir uçurum vardı. Güvercin, kalbindeki uçuruma yuvalanmışçasına, kendinden gayet emin bir iklimle dinliyordu Falcıyı. Yaşam öyküsüne ve geleceğine dair kehanetlerini sıralayıp durdu falcı. Güvercin dayanamadı, “Hiçbirisi doğru değil,” diye çıkıştı, hafif feveranlı bir duyguyla. Falcı, itirazları, kehanetlerinin doğrulanışına yorma gibi bir saplantıya sahip olduğu için serinkanlılıkla karşıladı çıkışı. “Ben, sende gizli olan seni, bilmediğin asıl seni anlatıyorum sana,” diye mırıldandı Falcı.    Sıra benim falıma geldi. Aklıyla değil, aklının içgüdüsüyle başladı konuşmaya. Aslıma faslıma girdi. Bilmediğim beni anlattığı için sisli değil, açık ve cesur konuşuyordu. Alnı dardı. Yüzünde düğürcük bulguru büyüklüğünde sivilceler, sincabi renkler, kipsiz ve talimli ışıltılar gezinip duruyordu. Bir ara soluklandı, sağ ayağından, Kızılderili mokasenini andıran, tek parçalı ayakkkabısını çıkardı. “İşte bunun gibisin, uzun yollara giriyor, taşıyorsun, ayaklar hamur gibi yayılıyor sana, ama anlamıyor seni. Sen kendini anladığın an, anlayacaklar seni. Tabi, ömrün vefa ederse.”    Yirmişer dolarları, Falcının tokmakbaş kocasına ödeyip çıktık. İşsizler, emekliler, nana muhtaç şehir yoksulları birikmişti kapının önünde. Biz girerken yoklardı. “Bu kadının bana dair söylediklerinin yüzde sekseni doğru değil. Hal böyleyken bu insanlar neden geliyorlar buraya?” dedim.  ‘Aptalmısın’ dercesine homurdandı Suzi; “Her insanın içinde bilinmeyen biri var, onu öğrenmeye geliyorlar,” dedi.    Kadınlardan ayrıldım. Yaşlı Jessica’yı bulabilir miyim umuduyla RSL’ girdim. Harıl harıl çalışan her kumar makinasının başında bir kocakarı. Her yer pırıl pırıl, tertemiz. Yanda kumarhanenin kafetaryası, lokantası. Jessica’yı bulamadım. Sokağa , insanların ve köpeklerin arasına attım kendimi. Çöp kutularından yiyecek ve içecek toplayan Nick’i gördüm. Yanında, arkadaşı Pamela vardı. Dalgacı kadın.  Nick, kaldırımdaki köpek kazuratlarına bakarak, köpek sahiplerinin sınıfını tesbit eden, yarı kaçık bir adamdı. Kafasında üç sınıf vardı: Upper class(Üst), Middle Class(orta), Lower income class(alt). Pamela, beni görünce, her zamanki gibi el salladı. “Bir dolar ver, Nick sana, bugünkü köpek dışkılarının hangi sınıflara ait olduğunu göstersin,” dedi. Kabul ettim. Hemen geldiler yanıma. Bir dolar elli sent koydum, Nick’in kirli siğilli avucuna.  Çevresine şöyle bir bakındı, kolumdan tuttu, az ötede, bankta oturup otobüs bekleyen yolcuların önünde dağılmış, perişan bir vaziyette duran köpek dışkısına doğru çekti beni.  “Şu gördüğün, alt sınıfa ait bir köpeğin dışkısıdır,” dedi. “Nerden biliyorsun?” dedim. “Köpek aç olduğu için, bir daha bulamam diye ölçüsüz, orantısız yemiş, ölçüsüz orantısız da çıkarmış; renginden, büyüklüğünden belli.  Üst sınıf köpeğinin aç kalma korkusu yoktur. Ölçülü yer, az yer, seviyeli ve küçük çıkarır. Renkli ve cilalıdır. Orta sınıf köpeğininki ise...”  Nick’i tanıyanlardan, işsizlerden oluşan  küçük bir çember oluştu çevremizde. Utandım. Uzak coğrafyadan teftişe gelen bir müfettiş ile ona izahatta bulunan pejmürde bir memur manzarası çıkmıştı ortaya. Az sonra çemberden tartışmaya katılanlar oldu. Nick’in tahlil yeteneğini, dikkatini taktir edenler, karşı çıkanlar, derken, rahatladım. Yanında iki köpekle oradan geçerken, durup, çembere giren yaşlı bir adam, konuyu öğrenip, tartışmanın odağı haline gelince,  iş uzadı, çember biraz daha büyüdü.  İki polis geldi sonunda.Kıdemli olana yöneldi kulaklar. Bu tip sorunlar, kalabalık bir kaldırımda izinsiz tartışılamazdı. Ve konu da doğası itibariyle köpek sahiplerini rahatsız edebilirdi. ‘Dağılın lütfen,’e uyarak dağıldık    Eve geldiğimde, habis bir ur gibi zonklayıp duruyordu kafamda şehir.  Mekânı  tüketmiş, olmayan bir şeyden, özdeşlik ve tanımlama ilkesinden, yaşamın evrensel sürekliliğinden kopmuş gibiydim.