Anlama Eziyeti

Duygu dünyasının parçalarıyla takıntılı bir şekilde yaşadığı için kimseyi dinlemiyordu.  Yanıbaşında konuşup duran zatı muhteremin son cümlesini duydu, “Kim vurmuş?” diye sormayı akıl etti, sormadı. Az ötede konuşan sakallıya baktı. ‘Söyleminde bir kök-geçmiş, bir ağırlık var, ama dinlemeye değmez,’ diye iç geçirdi. Şehir merkezini helezonik bir  cinnetle oyan sese kulak verdi. Nesne ile öznenin bitmez tükenmez çatışması, metaforlar, bilmeceler, gizemler... Kentin, yerinden kopup, sürüklendiği yere, doğası, geçmişi ve geleceği olmayan yapay biçimler alemine doğru çevirdi kafasını.  Yeraltı gömütlerinde,  tahnit işlemleri ve mumyalamalarda geçen on yılına acıdı. Ayağa kalktı. Matemzedeleri geçti.  Köşede, bir grup emekli uranyum işçisinin İrlanda yahnisi yediği  yerde durdu.  Çiçekçi kadının arkasında , geçenleri dikizleyen kerliferli adama takıldı dikkati. “Kendine ve başkalarına ait olmaktan nefret eden bir insan, güzel de olsalar, geçen kadınları böyle izlemez,” diye iç geçirdi.  Müzik sesinin geldiği yere doğru yürüdü. Kitapçının önünden geçerken yavaşladı, içeri girdi.  Hamburger gibi kendini dolaysız sunan, anında kavratıp tüketen pembe rafları geçti, felsefe ve edebiyat  kavşağında durdu. Kant’la göz göze geldi.  ‘Ömrünü aklın çıkarına adadı,’ diye iç geçirdi. ‘Aklın çıkarı da yedi tüketti bizi.’  Yandaki kalın kitabı çekti. Titanik,  Homerik,  Sokratik, Trajik sisler içinde, sayfa sayfa gezinirken,  dört yaşında bir çocuk yaklaştı, elinde tuttuğu çikolatalaradan birini uzattı ve raf boşluğunda duran Santa’ya (Noel Baba) vermesini söyledi.  Çikolatayı aldı, Santa’nın  cebine soktu ve teşekkür etti çocuğa. Santa’ya yakın bir yerde duruyordu Nazileri destekleyen filozofun derin görüşleri, eksistensiyal solipsizmi, dıştalanmış kamusallığı, silik bireyleri... Aldı, karıştırdı, arka kapağı okudu.  Övgülerin soluk aldığı ana mekânları,  arka kapakları okumayı seviyordu. Varoluçu teoriyle temellendirilmiş üç kitap seçti. Bu üç kitap, evrene ve kendi yaşamına dair bir görüşe sahip olmanın dışında, her türlü görüşe sahip olan şu fuzuli kafasını, Herkül’ün Agias Ahırları’nı temizlediği gibi temizleyip temellendirebilirdi.  Aldı, paralarını ödeyip çıktı.     Duygusuz, amaçsız akan zamanı sessizce izledi. Aklının çatlağında sıkışıp kaldığını hissetti.  Tram düdük çaldı. Kadın, kentin içini dışına çıkaran, ayan eden  bir dille güldü. Başını çevirip kadına bakınca, aklının çatlağından çıktı. Kilisenin merdivenlerinde iki çocuk oturuyordu. ‘ İsa’nın ilahi sıfatlardan feragat ederek, insanlık adına acı çekmesine’ dayanamayıp dışarı çıkmışlardı.  Açık kapıya, duyu ile tinin çelişkisine doğru yöneldi.  Sağda mumlar, imkânsızlığın aklı, ışıltılar... Vitray renklerine, uhrevi gotik karanlığına, ebedi kurtuluş yanılsamasının mihrabına doğru yürüdü. Uyumsuzluğun yarattığı uyuma sığınmış, sakin insanlarla karşılaştı. Kafasını çevirip bakan kadınla,  yüz yüze geldi. Kadın yerinden kalktı, hızla dışarı çıktı, çocukları yoklayıp içeri girdi. Katil ve çocuk hırsızı gibi hissetti kendini birden. Kiliseden çıktı.  Çocukların yanında oturdu.  Kentin merkezinde, oluş ve bozuluşun odak noktasında, merdivenlerde, üç  çocuk, cisimsiz üç cevher. Zaman, Hin ve Dehr.     Kendi içine  göçmüş bir duyguyla terketti şehrin merkezini. Cebinde tek bir kitap vardı, çocuklara vermişti diğer ikisini. Mahallesine girdi. Zenginleşince, ölüm korkusu artmıştı bu mahallenin.  Lübnanlı Arabın penceresi, aşk müziğiyle şenlendiriyordu yine sokağı. Sevdikleri zaman ölen Asra Kabilesi’ne mensuptu bu evin kadını. Bahçesinin bütün ağaçlarını kestirmişti.  Çiçek ekmiyordu. “Bırak senden ayrı olsun/farklı olsun ki dost olasın,” diye başlayan şarkıyı durmaksızın dinletiyordu mahalleye. Müziğin ısrarını ve egemenliğini penceresinden zevkle izliyordu kadın.     Her zaman yaptığı gibi kafasını eğerek geçti pencerenin önünden. Ve kadın, her zamanki cümlesiyle iç geçirip gülümsedi: ‘Ağır salkım, eğer ince asma dalını.’  Çiçekleri sokağa taşan evlerin önünden geçti.  Kendi bahçesine girdi. Anasını rahat ettirmek için Şiraz’daki bahçelere benzetmiş, kokulu güller ekmişti. Kadın, varendada oturuyordu. Burnunun üzerine düşmüştü tel gözlüğü. Okuduğu son masalın, horoza sabahleyin davul çalınınca ötmesini öğreten Sultan Tehmurs’un etkisi altında kalmıştı.  Oğlunu görünce sevindi, ‘sudan çıkmış bir yasemin gibi sarardı soldu yavrum,’ diye mırıldandı.  “Ben iyiyim, sen kendine bak,” diye gülümsedi, eğildi yanaklarından öptü  anasını. “Kâtuziyan gibi bütün zamanını tapınmakla geçiriyorsun. Anlama eziyetinden kurtarmışsın kendini.”