A-3

Seksen beş yaşında, dipdiri.  Önünde domuz söğüşü. Püreli rosto. Zencefilli kurabiye. Mekânla kurduğu bağları koparıp atmış. Buna rağmen  bazen beni şaşırtıyor, gereğinden fazla dünyadaymış gibi davranıyor, aynı sözcüklerle, defalarca dinlediğim aynı olayları anlatıp duruyor. Yeni nişanlanan babası ve anasının , tüm aile ile birlikte on yedi bin kişilik kağnılı bir kafileye zorla katılıp, Erzincan’dan Suriye’nin Deirizor’una sürgün edilişi. On yedi bin kişiden bir kaç yüz kişinin ancak sürgün yerine varışı. Ölenlerin hiçbirinin, özellikle de dedesinin, nenesinin ve amcalarının mezarlarının bulunmayışı vs. vs...  Bir yığın isim çıkıyor ağzından. Mardiros, Hagop, vahran, Kurken, Krikor, Arzuman... ‘Melek gibi adamsın ama bütün bunları sen yaptın,’  dercesine anlatıyor. Koca lokantada iki kişiyiz. Masanın bir başında mazlum ve mağdur Bedros, diğer başında , kötülüğü sırf kötülük yapmak için seven Melek Belial. Benim de bir sürgün ailesine mensup olduğumu, ailemin 1920’lerde Gürcistan’dan Kars’a kaçtığını anlatmaya çalışıyorum dinlemiyor bile.  Kürtlerin de kırıldıklarını anlatmaya çalışıyorum, ciddiye almıyor. Ağzının yağını siliyor, boynuna dürttüğü beyaz peçeteyle. Hayalinde yarattığı yalın karşıtlıkların rahmine giriyor, sohbetin konusunu değiştiriyor oradan.  Kars’taki Ani’nin, Pakraduni Krallığı’nın başkenti olduğunu, binbir kiliseye sahip bu şehrin kırk kapılı surlarla çevrildiğini, görkemli bir mezarlıkla anıldığını, ama şimdi hiçbir mezarın yerinin belli olmadığını anlatıp duruyor.  Dinliyorum. Sesi, ruhumun bütünlüğünü bozuyor, kavramsal kalıplara hapsedip, çaresiz, sefil bir duruma düşürüyor. Ölü yemeği yer gibi, yemeği derin bir ihtiramla yiyor. Hayal ve ses evreni, söylediğinin aynı anda tersini söyleyen, ve mezarlar hariç, her şeyi deriin bir sükûnetle hiçleyen sessiz seslerin işgali altında.     Ağlamakktan gözlerinin altı kırış kırış olan bir kadının gözyaşlarından doğmuş Beyrut’ta. Eski bir gümüş işlemecisi olan babası ve anası öldükten sonra, Lübnan’daki iç savaş sırasında kalkıp Avusturalya’ya göç etmiş tek başına. Melbourne’de ölü kaldırma ve mezarlık işlerinde çalışmış. Bronz ve bakırırımsı ışıltılarla gözkapaklarını kaldırdı, dikkatle süzdü beni. “Babamın ve annemin mezarlarının nerde olduğunu bilmiiyorum,” dedi. “Niçin?” dedim. “Vasiyetnamelerine, mezar yerlerinin, biricik oğulları olan ben  dahil, hiç kimsenin bilmemesini  yazdılar. Belediye memurlarına teslim etmek zorunda kaldım her ikisini de iki yıl arayla. Ama benim mezarımın yeri belli olacak.”    Durmaksızın sonlayan, son doğuran bir akılla karşı karşıyaydım. İsteği üzerine, takazasına binip, alt sınıflara ait bir mezarlığa gittik. Yolun karşısında, Pakraduni Krallığı’nın başkenti Ani’deki hayali mezarlığı andıran görkemli bir mezarlık görünüyordu. Kutsal sırların, kendilerini korkusuzca ayan ettikleri güvenilir bir yerde olmadığımız açıktı.. Naylon torbaların, sigara izmaritlerinin , köpek dışkı ve kıllarının toplandığı çukurumsu bir yeri gösterdi. Sağ ayağıyla zibili iteledi. Alttan üzerindeA-3 yazılı , toprağa gömülmüş bir taş çıktı. “Burası benim,” dedi. “Yeryüzünde bana ait tek toprak parçası bu. O tarafa param yetmedi.“    Zamana perçinlenmenin verdiği acılardan uzaklaşır gibi oldum. “Evin arazin yok mu?” dedim, A-3’e ve ‘o tarafa’ bakarken.      İki yana salladı kafasını, “Hiçbir şeyim yok,” diye mırıldandı. “Mezarımı ölmeden önce yaptıracağım. İnsanlara güvenemiyorum. Kara bir taş bulup getireceğim. Bronz bir lehvaya adımı ve altına da ‘Batı Ermenistan’da ölen mezarsızların anısına’ yazısını yazdıracağım.”    Yapayalnızdı. Mezarın dışında, hiçbir şeye temellenme niyetinde olmadığı için, güçlü bir ölüm bilincine de sahip değildi. Ölümü, zamanın yalnızlaştığı bir an olarak kavrıyor ve öyle sanıyorum ki korkmuyordu ondan. Bir yıl sonra öldüğünü öğrendim. Mezarını merak ettiğim için gittim. A-3’ün yerinde bir başkasının yattığını görünce şaşırdım. Çalıştığı mezarlık kurumuna gittim. Mezar yerinin ikinci ve son taksidini ödemediği için cenazenin, kimsesizler mezarlığına defnedilmek üzere belediyeye teslim edildiğini öğrendim.  Kafam, kaderin çelişmesiz alacakaranlığında beliren mezarsız gölgelerle dolup taştı birden. Yürüdüm yönsüz. Yanından geçmekte olduğum mezarlık, hiçliğin öncesiz ve sonrasız kara deliği olarak büyüdü,  soğurup içine çekti kafamdaki gölgeleri. Rahatladim.