Açlık Grevi

Aradan altmış gün geçmiş, grev, kendini tek düze, bıktırıcı bir şekilde sürdüren var oluşu parçalamış, ölüm ve özgürlük duygusunu derinleştirmişti. Grevci, bedeni hissettiren duygulardan uzaklaşmak için kafayı, yakın mekanlardan gelen sözcüklerin beliriş biçimlerine takıyor, onları hayale dönüştürüyorMekan tabutlaşmış, iskelet sessizliği çökmüştü ranzaya. Grevci, dayadığı zeminle kendisi arasındaki mesafenin giderek açıldığını hissediyordu. Bakışlarındaki prangalı yaşam, içine yerleşip soluk alacağı bir başka yaşamı, tekrarın ve döngüselliğin olmadığı, aşkın bir huzuru arıyordu. Aradan altmış gün geçmiş, grev, kendini tek düze, bıktırıcı bir şekilde sürdüren var oluşu parçalamış, ölüm ve özgürlük duygusunu derinleştirmişti. Grevci, bedeni hissettiren duygulardan uzaklaşmak için kafayı, yakın mekanlardan gelen sözcüklerin beliriş biçimlerine takıyor, onları hayale dönüştürüyordu. Sesler kesilmişti. Demir kapılar eskisi gibi sık sık açılıp kapanmıyor, gardiyanlar, „Bugün güzel yemekler çıktı, kadın budu köfteler, pilavlar, kadayıflar!” diye bağırmıyorlardı artık. Kodesin önü cin ocağı gibi kaynıyordu. Kameralar, mikrofonlar, sorular, Başgardiyan Osmanoğlu Kuyucu Murad’a yönelmişti. Adam, dazgırlı bir üslupla içerideki durumu anlatmaya çalışıyordu. „Olayı büyütmeyin, içerde grev mrev diye bir şey yok. Grevde olduğunu sandığınız adam, bugün iki porsiyon kuzu biftekle dokuz parça baklavayı lüp diye mideye indirdi. Israr ettik, ‘Sayın Kartkurt, bu kadar yemeyin, dokunur size,’ diye, dinlemedi bizi. Her gün aynı şeyi yapıyor. Ademin cüssesini yedi avuç yapışkan cıvık çamurla halk edip biçimlendiren Azrail Aleyhisselam, sadece vadesi yetenlerin canını almaz, çok yiyenlerin de canını alır.“„Efendim, neyin nesidir bu Kartkurt, amacı nedir?” Başgardiyan, kendi dilinin içinde düşünmediği ve bilincinin, dışsal şeylerin istilası altında olduğu sanısına kapıldığı için soruyu kuşkuyla karşıladı. Dünden beri koğuşları dinliyordu, yorgundu. Hayal ve ses evreni, söylediğinin aynı anda tersini söyleyen ve her şeyi derin bir hırsla hiçleyen sessiz seslerin işgali altındaydı. Müdür olup, mahpushaneyi tek başına yönetmenin hayaline kapıldığı için yerinde duramıyor, mahpushaneden çıkan irili ufaklı sesleri ayrım yapmadan devşiriyor, ayıklıyor, yorumlayıp sigaya çekiyor, dönüştürüyor ve tümünü hiçleyerek, varlıksız alemin ötesine, ebedi kurtuluş yanılsamasının merkezine sürüyordu.„Sayın Kartkurt’un neyin nesi olduğunu biz de bilmiyoruz. Adam cüssesine bakmadan, zemheride dağa çıktı, karda yürümeye başladı. Yakaladık. Adını sorduk söylemedi. Biz de bu dilsiz, ahraz adama ayaklarının karda çıkardığı sese binaen Kartkurt adını taktık. Bu adı kabul etmedi. ‘Ben Kartkurt değilim, kart’ı kaldırın’ dedi. ‘Kartı kaldıramayız, çünkü kurt bizim kılavuzumuzdur, sen kurt değilsin,’ dedik. Sırf bu yüzden, bir kart sözcüğünün kaldırılıp kaldırılmaması yüzünden kırk bin kişi öldü.”„Peki efendim, bu kadar ölüden sonra kart sözcüğü kalktığına göre, şimdi ne diyor? Derdi ne?” „Derdini biz de bilmiyoruz. ‘Analar ağlamasın,’ diyoruz, dinlemiyor. Arada bir sayıklıyor,  ‘ana’ diyor, ‘dil’ diyor. Anasını getirdik, kadına ağla dedik, ağladı, kar etmedi. Canı herhalde dil çorbası istiyor diye, iki bülbül, üç horoz ve sekiz dana dilinden yapılmış, leziz çorbalar içirdik o da kar etmedi. Profesör Hüsamettin Kesekağıdı’nı çağırdık. Açtı ağzını baktı. ‘Bu dil şişmiş, değişik diller yediği için, boz bulanık, karışık ve sağlıksız bir dil haline gelmiş,’ dedi. Bilimsel bir dil olmadığını, gen teknolojisinin son bulgularıyla da kanıtlayıp gitti.”„Peki bundan sonra ne olur, efendim?” „Bundan sonra ne olacağını biz de bilmiyoruz. Çünkü durmadan yiyor ve ‘dil’ diyor. Açlık grevine başlayıp, zayıflaması gerekiyor. Bakın, obeziteden muzdarip olan milletvekilleri açlık grevine gittiler. Açlık grevi, obezite için kalıcı bir tedavi yöntemidir.”Başgardiyan Osmanoğlu Kuyucu Murad, keyfiyet ve olaylar yığınını aydınlattıktan sonra, basın mensuplarından ayrılıp, başgardiyanlığa girdi. Kafası, hayali göndermelerin ve temaların iç içe geçip ağırlaştırdığı bir kelam yumağı haline gelmişti. Koltuğuna yerleşti, arkaya yaslandı. Ölmeden önce, grevciye bol su içirip karnını şişirmeyi düşündü. Grevci, öldükten sonra, kollar bacaklar, battaniyenin altında kalacak şekilde, şiş karnıyla medyanın huzuruna çıkarılabilirdi. Mahpushane revirinin doktoru ise, Erbakan’ın kadayıflı basın toplantıları gibi, pişirilip bakır lengere konulmuş bir kuzuyla birlikte çok yemenin riskleri ve ölümcül sonuçları konusunda, medya mensuplarına bir brifing verebilirdi. Gülümsedi. Gümüş sikke üzerinde dimdik duran kral kafası gibi dikeltti kafasını.