SİVİL DEVLET

Bilgelik meleği Zagzagel, kıllı çuhadan, ucu kıvrık bir külah geçirmiş kellesine. Deliklerine balıkgözü altın halkaların geçirildiği, pırlanta kakmalı bir kemer var belinde.  Işık, deniz kırlangıcının oynak çatallı kuyruğunda gülümsediği vakit meydana çıkıyor hep.  Her gördüğümde, dişi keçi sürüsünün önünde giden, tek boynuzlu erkeç tekeleri anımsıyorum . Süslü, dolaylamalı bir dili var. Uzak duruyorum, balçık ayaklı bu yaratıktan.     En yakın olduğum melek, Camaysar’dır;  gizli ilimlerde, ‘zıtların birliği’, Cem-i Ezdâd Meleği yani. Kafası yoktur. Gövdesi üç köşeli, üç telli balalayka  sazını andırıyor. Aklıma felfelek sokan, beni kendi derinime düşürüp çıkarmayan, orda hüsnühal kağıdımla baş başa bırakan tek melektir. Kendini anlatma ihtiyacı duymayan ve tarihin yitik vicdanı  gibi susan, derin delilerle tanıştırdı beni. Mecalsiz anlarında bile rahmetini esirgemedi benden. Devletin derin yanını ondan öğrendim.  Ordusu, polisi, bürokrasisyle ,bilinen ve görünen devleti çalışıyordum. “Herkes bunu çalışıyor, bırak, Sivil Devlet’e bak,” dedi. “Asıl devlet odur.”  Düşündüm, kaşındım, cevabını bildiğim sorular sordum, bilmediğim konularda konuştum, döndüm dolaştım, sonunda Sivil Devlet’e eğildim. Hay eğilmez olaydım. Aydınlar çıktı karşıma; yayınevleri, gazeteciler, sivil toplum kuruluşları, muhafazakârlar, liberaller, kapitalistler, komünistler; ‘Allah devlete zeval vermesin,’ diyenlerden, ‘devletsiz olmaz,’ diyenlere kadar; payesini alıp, erkân kürkünü giyenlerden, sokak açlarına kadar koca bir toplum çıktı karşıma. Korktum.  Zihnim, varlık şartlarından koptu. Özel, geneli yuttu. Göreli, mutlakta iğfal oldu.  Evin çatıkatına sığındım. Arap tavşanını andıran iri bir fareyle göz göze geldim.  “Rahat değilsin. Bilinmeyen, kör bir zorunluluğun pençesindeymişsin gibi bakınıyorsun,  gönlünü bir emele mi verdin?” diye mırıldandı fare. “Rahatlamak için aşağı in, morina balığının karaciğerinden çıkarılan iyotlu, vitaminli yağları lüp lüp yut. Gücü zaten görüyorsun, yuttuğunda gücün özünü de görür, rahatlarsın.”     Belleksiz belama yaslanarak aşağı indim. Odayı, kandilden ziyade kandilin aynadaki aksi aydınlatıyordu. Mezarından kalkan anam, seccadesini köşeye sermiş,  namaz kılıyor, devlete ve milllete zeval vermemesi için Allah’a yalvarıyordu.  Çalışma odasına attım kendimi. Karşımda Camaysar’ı buldum. Kapağı gül ağacından işlenip, midye kabuklarıyla süslenmiş kitap sandığınınn üzerinde oturuyordu. “Normal şeylerden niçin korkuyorsun?” dedi. “Her insan, sivil devlet organizmasının bir hücresidir. Sivil devlet, hangi türden olursa olsun, tüm devletlerin zeminidir. Tüm devletler o zemin  üzerinde yıkılır ve o zemin üzerinde de kurulurlar.  Herkes devlet kavgasının içindedir. Kavga herkesi çekiyor. Ben kavganın dışındayım diyenler bile, işgüzar itler gibi kenarda  havlayıp duruyorlar. Bunların hangi devlete karşı, hangi  devlet için, hangi tarzda havladıklarını  şiirleştiriyor, cönk defterlerime yazıyorum.”     “Filozofların bir bölümü, devletin dışındadır,” dedim.     “Yanılıyorsun,” dedi. “Bilgelik Meleği Zagzagel bile devlet organizmasının bir hücresidir. Refahın ve aydınların yoğunlaştığı yerdedir o. Bilgelik incilerinin, tıpkı devlet gibi zekaları şaşkınlığa uğratmasından, aciz kılmasından eşşiz zevk alan  bir yaratıktır o. Gözlerine dikkatle bak. Gördüğü her güzeli idealleştiren, her bakışı hüsnü kabule yoran bir ferasete sahip olduğu için gözleri haddinden fazla meşguldür. Zenginliğin ve egemenlik arzusunun yoğunlaştığı yere bakar en çok.”     “Ya sen?” dedim.     “Ben bir işçiyim,” dedi. “Zıtların ocağına odun atmaktır işim.”