Bahara

Bahar geldi galiba. Mevsimini şaşıran sarı çiçek açtı,  gönül tezhibiyle süslenmiş çinilere yaslandı.  Masamda yaldız hokkası, iğne uçlu kalem, meşk defterleri.  Ve kalın bir kitap. Kapağında, fraklı, silindirli bir adam. Hastalık vehmine kapılmış gibi bakıyor.  Bahçeden bir ses geliyor: “Aşk değil, duygu kamaşması.” Hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Kalkıp, dışarı, kuş şamatasına çıkıyorum.  O kadın gelip geçiyor. Kirpiklerinde sürekli bir özgünlük arayışı. Memeler dikelmiiş, tekâmül etmiş arzuya doğru. Varolmadığım halde, bu kadını her gördüğümde, bende öncelikle eksik olduğum duygusu yaratıyor, sonra nasıl oluyorsa, dönüp dolaşıyor, bu duyguyu tamamlıyor bu kadın.  Akıl ve haya gözüyle bakmasına bir anlam veremiyorum. Çalışkan, çabacı; nedendir bilemem, bu kadının çabaları, zorunluluğun mutlak ve sınırsız gücü karşısında anlamsız ve oldukça komik görünüyor.  Zeki deseniz zekidir. Sözcüklerden, sözcükleri de şaşırtan gizli anlamlar çıkarıyor, muamma içine sokuyor sizi.  Hayalin bile sınırlarını aşan, sempatik bir zeka. Fileli kazağı, yakışıyor çipil bakışlarına. Ve kostak kostak da yürüyor.  Dilrüba değil. Lanet, gezente bir  havayla yürüyorum. Bugün elimden gelen tek şey yürümek.  İçimde itina ile beslediğim kendi iç diktatörlüğümü, yüzüme ve davranışlarıma yansıtmadan yürüyor ve gülümseyerek, yanımdan geçen herkese selam veriyorum. Herkes, bu adam bu mahalleye yeni gelmiş galiba dercesine, karşılık veriyor selamıma.  Zadegânlar gibi yürüyen yaşlı bir kadın var. Ona selam vermiyorum. Verdiğim zaman , kurtaramıyorum yakamı, bir saat lafa tutuyor beni. Söylediği her şeyi de onaylamak zorunda kalıyor ve neticede sahtekâr bir adam olup çıkıyorum. En güzeli, vicdanın halis sesine, en zati öze sadık kalarak yürümek. Zadegân, hayal dünyamı dağıtıyor, gereksiz dış ve iç gülümsemelerle donatıyor beni.  En iyisi, sahih kalmak ve  hergünkülüğün ıstırabından uzak durmak. Köprünün başındaki adam, yine sigara içiyor ve yaşadığı dünyaya ait olmayan bir zamanın içinden bakıyor gelip geçenlere. Selamımı almadı. İfade gücünü ve üslup birliğini yitirmiş iç seslerim çoğaldı. Yıpranmış, duyumsama gücünden kopmuş, çileci bir adama benziyor. Keşke yanına iyice yaklaşıp, bir kez daha selamlasaydım.  Bu, onun için değil, benim için daha iyi olurdu. Ormanı geçtim. Eşyaların insanlara geniş bir açıdan baktıkları bir yere geldim.  Araba sürüsünü de geçtim. Mevkiler, rütbeler, payeler, sınıflar, yasalar, ayrıcalıklar malzemesinden taş taş inşa edilen toplumsal piramidin tabanında  buldum kendimi. Soluk almaya çalışan bu insancıkların içinde, nedendir bilmem, rahatlar gibi oluyorum. Belden yukarısı, deri kaplı cönk defterini andıran  uzun saçlı pejmürde, deli dolaşık birisi yaklaştı, para istedi, çıkardım bir dolar verdim.  Gözleri, fener balığı gibi ışıldadı. Tırnak dolamasından muzdarip parmağıyla burnunu kaşıdı, teşekkür etti.  Konuşmadan, kaldırımda, öyle bir top don yağı gibi oturan şişko kadının yanına gitti, parayı ona verdi.  Dilencinin dilenciye yaptığı bu yardım hoşuma gitti. Balaban kuşu gibi yağlı, ağır eti olan, sempatik ama alabildiğine döküntü bir kadın yaklaştı, Karagöz, matiz ve külhanbeyi karışımı bir iklimle gülümsedi, dilenciye yardım ettiğim için teşekkür etti. Dikiş büzgüsünü andıran, kırış kırış bir ağız yerleşti belleğime.  Kendi varoluş nedenlerini kendilerinden gizlemeye kalkışmayan insanların arasındaymışım gibi rahatladım bir kez daha. Sağa sola balgam atan Tom’u görmezlikten geliyorum.  Bizim baldır patlatan Pehlivan Ali gibi yürüyor. Sırtında balıkçı kazağı var. Deniz yosununu, yeşil erişteyi  andırıyor saçları. Başını sokacak bir deliğe, bir melceye muhtaç. Kurtlanmış deri gibi kokuyor. Ne yiyip içtiğini kimse bilmiyor. Ciğerleri ağzından gele gele öksürüyor. Her görüşümde, içimi kerih bir boşluk gibi işgal ediyor, roman yazamıyorum o gün.  Yediğim içtiğim her şey Tom’a dönüşüyor. Her şeyi yanlış anlayıp, doğru düşünen bir adam olup çıkıyorum.Eskiden bu alış veriş merkezinde üç kitapçı vardı, üçü de kapanmış. Ormandayım yine, algının gizemli ve kaygan dünyasında. Tözsüz tarihsiz, doğası farklı bir uzay zamanı, yalayıp geçiyor duygullarımı. Yürüyorum oraya, yaratıcılığın ruhuna sızan ışığa, bahara...