BİREY-DEVLET

 İnsana bakınca korkuyorum. Küçük bir devlete benzetiyorum onu. Devletin minik, karekteristik, komik bir prototipi gibi görünüyor bana. Egosunun bir yanı, saldırganlık, yükselme ve egemenlik emelleriyle beslenen yanı, onun ordusu olarak biçimleniyor gözlerimin önünde. Ordusunu, ete kemiğe büründürmek, cismani bir güç haline getirmek için çabalıyor, para, mevki, bilgi, araç arıyor. Ya modern devletler gibidir; planı, programı ve yapılacak işler hiyerarşisi vardır, ya da Afganistan veya Uganda gibidir; yani dış cereyanlara oldukça açıktır, kendi kaynaklarından, güçlü yanlarından, avantajlarından habersiz olduğu gibi dört başı mamur, mazbut bir plan ve programdan da yoksundur; ne zaman, ne yapacağı belli değildir. İnsanın aklını ve iç dünyasını sarıp sarmalayan bu plan, program ve hiyerarşi silsilesi, onun kendine özgü bürokrasisi olarak görünüyor bana.     Bundan dolayıdır ki insan, -her örgüt küçük bir devlet olduğuna göre- örgüt kurmaya oldukça eğilimlidir. O eğer örgüt kurma durumundaysa, kendi yaşamındaki, iç dünyasındaki, hayalindeki örgütü maddi bir güç haline getirmeyi amaçlar. Bu, insanın kendi iç örgütünü veya devletini, dışlaştırması hareketidir. Kurduğu örgüt, acılarını ve ihtiyaçlarını terennüm eden veya edemeyen tek tek nesnelerin katılımıyla büyümeye başlayınca, kurucu insan, büyüyen bu organizmayı, bitip tükenmez bir çabayla kendi örgütüne benzetmeye, kendileştirmeye çabalar ve giderek nihayetinde, büyüyen bu canlı organizmanın bir parçası haline gelir, varlığını onun varlığına hasreder, ona benzer, onun bir aracı, nesnesi haline gelir.     İnsan, var olan bir örgüte girerken de durum, öz olarak aynıdır. Amacı, iki ayaklı, tek kişilik örgütünü örgüte katmak, onda kendine benzeyen ögelerle birleşmek, onu kendine benzetmek. İnsanın örgütü kendine benzetme süreci, aynı zamanda onun örgüte benzeme, nesneleşme  sürecidir. Örgüt üyesi insan, örgütün mücadele ederek, ben varım demesini, özneleşmesini, kendinin özneleşmesi olarak algıladıkça, örgüte daha çok bağlanır, daha çok benzer, örgüt makinasının bir vidası haline gelir.     İnsanı kendine benzeten, kum gibi aynileştiren, milyonlarca bireysel iradeyi, tek bir örgüt iradesine dönüştüren örgüt, her üyesini kendi değerleriyle donatır. Bu, tüm örgütler, yani irili ufaklı tüm devletler için geçerlidir. Eğer örgüt, ezilen, gadre uğrayan, sömürülen yığınların bir örgütüyse, o zaman örgüt, insanın örgüt öncesi edilgen, kendine güvensiz, geri, cahil yapısını, kendi etken yapısıyla, özgüveni ve bilgisiyle değişime uğratır, onu kendi nesnesi haline getirmesine rağmen, önceki durumundan daha ileri bir duruma çeker.     İnsan, iki ayaklı, tek kişilik devletini örgüt-devlet ve giderek ülke- devlet haline getirdiğinde, tüm toplumu, devlet haline getirme, devletleştirme eğilimini sürdürür. Bu, birey-devletin ve devletin vazgeçilmez egemenlik güdüsünün ve arzusunun bir gereğidir. Bu, hayatın her alanında böyledir. Siyasette, ekonomide, bilim ve kültürde böyledir. Akla hayale gelmez yöntemlerle rakipleri ekarte etmek, muhasımları tepelemek, boşalan yerlere kendi egemenliğini yerleştirmek. Ekonomik alanda bir tekeli düşünelim; zayıfken devlete yamanır, devlet olarak hareket eder, güçlendikçe, palazlandıkça, hayatı tekelleştirdikçe, kendi sivil  varlığını devlet olarak toplumun hayatı haline getirir ve merkezi militer devleti de küçültür, basit bir bekçi derekesine düşürür.     Bu anlattıklarım belki basit, kim bilir belki de marazi saplantısal bir yaklaşımdır. Gerçek hayatı bu alanda, tüm yönleri ve ilişkileriyle anlatmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. Ya da tarihin bu alanda ulaşılmaz gizli sesine ulaşmak, o sese kulak vermek gerekiyor.  Devrimlerin devlet haline gelince, prensiplerinden nasıl kaydıklarını, devletle aynileşip, halka karşı bir yapıya nasıl dönüştüklerini en iyi bilen tarihtir.     Sadece insanı biçimlendiren şartları değil, insanı ve insandaki devlet ile devletteki insanı da tahlil etmek gerekiyor. İnsanı, devletsel, toplumsal ve fizyolojik özellikleriyle, eylemi ve yaptığı  tarihiyle birlikte  tahlil etmek gerekiyor. İşçi devrimlerinin yenilgilerini tartışırken, basit sonuçlara, insanın dönekliğine, ihanetine veya bir sınıfın geriye dönüş çabalarına takılıp kalıyoruz. İşçi devletini kurmayı amaçlayan bir işçi devriminin, mülkiyetçi bir devrim olduğunu, doğrudan bir demokrasiyi değil, temsili bir demokrasiyi gerçekleştirdiğini aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Yenilginin devrimdeki köklerine yönelmiyoruz.     Niteliği ne olursa olsun devlet, mülkiyetçi toplumun bir parçası olarak, onu korur. Devletin kapitalist toplumlarda temel görevi, mülksüzlere karşı özel mülkiyeti korumaktır. Geçen yüz yılın sosyalist toplumlarında ise devlet, özel mülkiyete karşı doğrudan kendi mülkiyetini, yani devlet mülkiyetini korudu. Yüzyılımızın devrimleri ise mülkiyetin her iki çeşidine karşı yükselecek.