KIRK YIL

Kırk yıl geçmiş. Kar. Kürecik karı. Dış dünyanın ve ruhun sınırlayamadığı bir alan. Bulgur, ayran ve soğan. Zahmete ve zamana minnet etmeyen bir gençlik. Kozasını delen, aynasını özdeki anlama tutan bir dil. Ütopyasına inanan, mutluluğunu gizli iç sesleriyle besleyen bir duygu. Dağdan dağa, mağaradan mağaraya, köyden köye; silahsız, kitaplarla birlikte. Cesaret, korkusuzluk ve bir de uzak mesafelerin hanı gibi karanlık, rahatlatıcı, ölüm korkusu. Ülkenin ve dünyanın gününe, geleceğine dair programatik tartışmalar. İnsanlığa, ışığın ulaşamadığı yerden, üstünlük ve egemenlik duygusunun zirvesinden bakan bir dünyaya karşı nöbet tutmalar. Meraktan geberen, kuşku duyan, acıyan, yardım eden, yol gösteren, korkan, ihbar eden ve kıssadan hisse öyküleri anlatan, karşı çıkan, katılan, yarı inmeli, dik, diri bir halk. Deve kini. Güvercin insafı. Beş boyutlu inkâr.    Kırk yıl geçmiş. Daha çıkışında, kendi varlıklarını kum gibi kaynayarak durmaksızın aşan biçimler mahşerinin bağrında, bulunduğu yeri çok iyi tesbit ederek, bilinen ne kadar otorite varsa hepsine tavır almış. Dine, devlete, Kemal’e, Cumhuriyet’e, TKP de dahil, tüm cumhuriyet partilerine tavır almış. Ezilen, gadre uğrayan, her haklı kıpırtının yanında –isterse bu, Şeyh Sait gibi şeyh olsun- kendi çizgisini kaybetmeden yer almış. Ve dünyanın en büyük iki otoritesi ABD ve Sovyetler başta olmak üzere, hayata mülkiyet ve ölüm karanlığından bakan tüm zalim otoritelere karşı tavır almış. Aklın ve vicdanın gözüyle, çeperin içinden ve ötesinden... Çıkışından bir yıl sonra yenilmiş. Gerçeğin henüz eylem alanına çıkmamış ruhu, el yazmaları, kitaplar ve birkaç tabanca...     Kırk yıl geçmiş. Hayat, zıkkım yutmuş gibi öksürmeyi sürdürüyor. Kırk yıl önce doğan ve zamanın mizacıyla çatışan düşünce, çatışmasını sürdürüyor. Bu düşünce kırk yıl önce, zamanı, yaşadığı anın dışına çıkarak anlama yeteneğini gösterebiliyordu; bu yeteneği bugün gösterebiliyor mu? İnsan, inandığını kolay yıkan bir mahluk değil. Ahlaki bir mahluk olmaya oldukça eğilimlidir. Buna rağmen, organik alemin bilinen en yıkıcısı da odur. Kaosu kalbinden yakaladığı anda, harikalar yaratıyor insan.    Kırk yıl geçmiş, mağaralardan mağaralara, cezaevlerinden cezaevlerine, ülkelerden ülkelere savrulmuşum. Hayatı düşündüren şenlendiren, hayatı taşırıp ziyan eden işler yapmışım. Bilincim parçalanmış, incelmiş; bilincim, dış etkenlerden kopup kendi karanlığına çekilmiş. Artık, ileri sürdüğüm düşünceyi, düşüncenin duyguları ve iç gerçekliği içinde düşünmediğim için ilgisiz konuşuyorum.  Geçmişi ve geleceği şimdi zeminine dayanmadan düşünmeyi seviyorum. Hiçbir şey kalıcı değil, hiçbir şeye inanmıyorum. Yüceltme ve kutsama işini, bendelik ve kölelik külliyatına has bir iş olarak görüyorum. Uhrevi bir ruhla bağlanabileceğim tek bir değer yoktur. Değerler de diğer kıpırtılar ve olgular gibi delirir, parçalanır, iyi ve kötü, güvenli ve belalı şeyler olarak gelip geçerler ve ben bunlara seyirci kalmam. Kesinlikle seyirci değilim. Göremediğim şeylerin kurbanı olmak zoruma gider. Tercihim, kendim olmak değil, kendime karşı kendi dışımda olmaktır.    Kırk yıl geçmiş. Kırk yıl öncesinin adamı değilim. Kırk yıl öncesinin derin yıkıcılık ve yaratıcılık ruhunu seviyorum. Hepsi bu. Yıkıcılığı bırakmadım. Yıkıcılığım belki de derinleşti. Yüzüm değişti. Anlamlı ve ciddi şeyleri, boş ve gülünç duruma düşüren bir yüze sahibim. Ama, anlamlı ve ciddi hiçbir şeyin dışında değilim. Artık yaşlandım, hayata sınırsız, nesnel gerçekliğin çatlağından bakmama rağmen, kafam kırk yıl öncesi gibi çalışmıyor. Her düşünceyi kavrayamıyorum. Ama kavrayamadığım düşüncenin dilde gülümseyen ışıltısını, zevkle veya irkilerek seyredebiliyorum. Kırk yıl önce, güçlü bir işçi devletinin kurulmasını savunuyordum, bugün savunmuyorum. Bugün devrimin, devlete ait görevleri, halka dağıtmasını, temsili işçi demokrasisinin yerini, doğrudan halk demokrasisinin almasını savunuyorum. Komün demokrasisi de dediğim bu demokrasiyi, gelmiş geçmiş en geniş demokrasi olarak görüyorum. Mevcut insanı tanıyamıyor, yanılıyor, hayal görüyorum belki. Bilemem. İster sömürücü olsun, isterse sömürülen; ister zalim olsun, isterse mazlum; hepsi için sorun aynıdır, hepsinin kurtulmaya, insanileşmeye ihtiyacı vardır. Mülkiyete ve barbar geçmişe karşı hepsinin özgür ve eşit bir ortamda birlikte yaşamaya ve hayatı birlikte inşa edip, birlikte yönetmeye hakkı vardır. Devrimin görevi, bu hakkı bir gerçeklik haline getirmek, kendisini ve kendisini var eden insanı, mülk ve egemenlik duygusundan, pagan kininden vb. Arındırmak,  barbarlıkla beslenmeyen gerçek uygarlık hattına sokmaktır.    Kırk yıl geçmiş. İyi ve kötü, güçlü ve zayıf, ileri ve geri yanlarıyla bize aittir bu geçmiş. Kendimizi bu geçmişten kurtarma çabası, onun saydığım ilk noktalarına dayanarak başarılı olabilir ancak. Gerisi tapınma ve dindir. İnsanı bir başka otoriteye sıkı sıkıya bağlayan, cennet ve cehennem kültüyle avunduran bir yaşam tarzıdır; insan ruhunun yalnızlaşıp yabancılaştıkça kararan uhrevi derinliğine doğru kör bir bilinçle yürümenin adıdır. Ayaklarımı, sonlunun sonsuzu yuttuğu yere basmaktan yanayım. Bilincini arayan bir özgürlükten ve Donkişotvari güzel hayaller kurmaktan, aşklardan, maceralardan yanayım. İnsanlık, düşünememenin güçten düşürdüğü kellesini ne zaman dikeltir ve güçlü devletler kurmaya tenezzül etmeyen  devrimler çağına ne zaman girer bilemiyorum. Bildiğim tek şey, profesyonel otoriteye karşı idealin, geçmişe göre daha bir güçlendiğidir.