EDEBİYAT SOFRALARI

Edebiyat sofralarına yabancı bir insan olarak, bu sofraların oynadıkları role ilişkin sezgilerimi, iç seslerimi, tahmin ve alametlerimi konuşturabilirim ancak. Edebiyat sofraları, içkisiz olmaz. İçki içmem. Ama tahminime göre içki, sofra cemaatının keyfini keyfiyetini derinleştiren, düşüncesine efsun üfleyen, ilhamına ve çenesine kapı açan bir nesnedir. Sofra, bazı sanatçılar için kendi gerçeklerinin içinde, bazıları için de kendi gerçeklerinin dışında gezinmenin bir alanıdır.    Sofraya oturan edebiyatçı, eğer yapıtına başlamak üzereyse, ya da yapıtı üzerinde yoğunlaşmışsa, açtır. Dikkkatini, kendi iç dünyasını örümcek ağı gibi saran imge sistemine, bu sistemi kavrayan sesin canalıcı felsefesine yöneltir. Bu tipler, doğal olarak, sofra sohbetinin iğfal edici, devindirici özüne yerleşirler ve özdeki ateşten geleceğe sızma çabası içine girerler; sofradan da genellikle, semereli, ahlaki değerlerin biçimlendirdiği düşüncelerle değil, sıradışı, özgür düşüncelerle kalkarlar. Bir de benliğini, sofranın katkı maddesi haline gelmiş, emilmiş sanatçılardan ayırma zahmetine girmeyen derviş tipler var. İç dünyaları, yürüyüp de ulaşamadıkları mekânlarla, yaratmak isteyip de yaratamadıkları yapıtlarla dolup taşan tipler. Bir iki kadehten sonra bunların yüzlerine, kendilerini varedememiş olmanın ve duygu özgürlüğünün demlendirdiği tatlı bir perişanlık çöker. Bunlar, çekememezlik psikozu içinde olan, eleştirmenlere, “çoksatanlara” atıp tutan çenebazları efendice dinlerler. Bunların sofradaki davranışları, kendileri ile konuştukları ya da dinledikleri her edebiyatçı arasındaki uçurumun derinliğini yoklayan bir derinlik ölçeri gibi işler. Kanım en çok bunlara kaynar. Özellikle de bunların yaşlılarına; ölüm korkusunu, yenilenme gayreti ve çilesiyle altetmeye çalışanlarına.    Sait Faik, Orhan Kemal, Necib Mahfuz, Jean Paul Sartre gibi bazı edbiyatçılar için kahvehaneler ya da kahve masası, sofra masasından daha önemlidir. Şehzadebaşı kıraathaneleri, Sait Faik’in gençlik yıllarının vazgeçilmez ilham yuvalarıydı. “Severim kıraathaneleri,” diye yazar, Sait Faik. “... Soğuk, temiz, beyaz mermerli, ince belli çay bardaklı, mavi, sarı, turuncu fincanlı, köylü zayıf garsonlu, sarı yüzlü ocakçılı İstanbul kıraathaneleri ! İstanbul'u, İstanbul halkını, derdini, beğenisini, bilgisini, becerikliliğini sinemalardan, yılışık, ciddi tiyatrolardan, dahası, evlerden daha çok siz temsil ediyorsunuz. Siz birer tembel yatağı değil, birer bağımsız üniversitesiniz. Üniversiteden daha bağımsızsınız.''.    Bununla birlikte, Sait Faik’in esas beslendiği kaynak, Burgaz’daki balıkçı arkadaşlarıyla birlikte yer aldığı sofralardır. Üzeri pul biberli tam yağlı beyaz peynir, turşu, balık, haydari, kavun, zeytinyağlı barbunya, beyaz leblebi, şakşuka, tarama, enginar ve rakı. Mavi deniz sisinden ya da boşluktan çıkmış gibi bakınan yorgun balıkçılar, lodosu fazla yiyince sırlarını faş ederek ağlayan garibanlar... Sait Faik, bu sofralara, çoğu zaman, ilham almak için değil, ruhunu, başdöndürücü zaman gailesinden, yaşamın hesapçı, faydacı uğultusundan koparmak için sığınır. Sofrada, denizin ve sabit ilişkiler dünyasına ateş pareleri gibi düşen kahkahaların gücü yüksekse, oturur sabaha kadar onlarla.    Orhan Kemal’in İkbal ve Meserret’i ile Kahire’li Necib Mahfuz’un, Han Halili’deki Fişhavi ve Erabi kahvehaneleri, tipler sofrasıdır ve aynı rolü oynarlar. Ne yaparlar? Her şeyden önce, bilince ve duyguya vuran bu tipler uğultusunun iç dünyasını, bunun yarattığı ilk duygulanımdan, görünmeyen bağlantılarına değin tüm yapısını çözümleyen, bir üst yapıda yeniden kuran, cevval bir hayal gücü sunarlar. Orhan Kemal’in  kendine ve kendini vareden şartlara karşı soluk almayı seven ilginç tiplerinin bir bölümü buralardan ve böylesi bir hayal gücünden çıktı. Kendine ve romanlarını yazdığı kahvehanelerine haddinden fazla alışan Necib Mahfuz, kahvehane şairleri, küçük dükkancılar, emekli memurlar, tesbih ve seccade satıcıları, dilenciler, esrarın perişan ettiği fukara meczuplar, hırsızlar, haraçcılar ve sokak çocuklarından oluşan bir kitlenin parçasıydı. Sadece Nil deltasında yetişen ve çaya enfes bir tat veren nane ile  nargile kokusu arasındaki esrarlı bakışlardan güç aldı; sürekli konuşan, anlatan bakışlardan...    “Sokağımızın her köşesinde bulunan kahvehanelerdeki şairler sadece kahramanlık çağlarını anlatırlar ve güçlüleri mahcup edebilecek şeyleri ortalıkta anlatmaktan kaçınırlar. Şarkılarında vekilharç ile çetelerini, sahip olmadığımız adaleti, tatmadığımız merhameti, görmediğimiz saygınlığı, var olmayan dindarlığı ve adını bile duymadığımız dürüstlüğü överler.”    Midak Sokağı’nı yazmadan önce onlarca kahveyi gezen bu kahveci Kahire Balzac’ının, eserlerini yazarken, ilhamını Tanrı’dan değil, Cebelavi Sokağının çocuklarından ve yaratıcı esini harlandıran, büyülü bir imge dağarına sahip olan kahve “Kerubiler”inden aldığı açıktır. Café Les deux Magots’a ve edbiyatçılar kahvesi Café Flore’a sık sık uğrayan Jean Paul Sartre’ın durumu, Necib’inkini andırıyor mu, huzur yıkan, derin estetiğini buralarda mı dokudu bilemiyorum. Bulantı’daki Bay Fasguelle’in kahvesi, Mably kahvesi, ve benzerleri, yazarın kahvelerden romana sızan yanıdır. Bulantı’da şöylle der: “Şimdiye dek yalnız kahvelere sığındım. İnsanlarla dolu, aydınlık, ışıklı diye.”    Fransızların o yaygın içilen  french press’lerini değil, demlikle sunulan çaylarını içmek için bu kahvelere ben de sık sık uğradım, seksenli yıllarda. Çayı, cebimden çıkardığım kıtlama şekerle içerken, envaiçeşit tipler, kafalarını çevirip bakar, Karslı olduğumu bilmedikleri için sezdirmeden gülümserlerdi. Bana genellikle Orhan Kemal’i anımsattı bu kahveler. Buna rağmen, bu kahvelerle hemhal olamadım; gerçeğin gözünün kamaştığı yerler olmadıklarını düşündüm hep.    Tabi bir de edebiyatın – lahana ve balık çorbası kokan Rus votka sofralarını bir kenara korsak- esrar sofraları vardır. Düşünceleri hayalle dolduran, taşırıp, hayale ve sanata katan, Dumancı Dalyan Baba Şeyh Zındâni sofraları. Bizim tekke ve divan edebiyatının ruhunu önemli ölçüde bu sofralar biçimlendirmiştir. Sofranın baş kahramanı, şairi şuaradan önce esrardır. Tanrı Vişnu’nun sırtında biten ve Hint rahiplerinin doğuran, yaratan anlamına gelen “Ananda” adını verdikleri bu tüylere edebiyat çok şey borçludur. Bu kutsal nesne, tarihimizde sadece şairlerin sofrasına değil, halkın sofrasına da ruh üflemiştir. İbrahim Peygamber’den, Hasan Sabbah’ın haşşaşin devletine kadar geçen zaman zarfı içinde kurulan esrar sofralarının yarattığı Arap ve Fars edebiyatını, insanlık henüz bilince çıkarmış değil. Esrar sofralarının Fransız sanat ve edebiyatındaki, özellikle de şiir ve plastik sanatlardaki yerini öğrenmek için, Parnasizmin kurucularından, Mineler ve Akikler’in yaratıcısı, şair, oyun yazarı, romancı, gazeteci ve eleştirmen Théophile Gautier’in “Esrar kullananlar Kulübü” adlı eserini okumak gerekiyor herhalde.  Napolyon ordularının Mısır’da alışıp, dönüşlerinde Fransa’ya yoğun bir şekilde soktukları esrarın edebiyat sofralarındaki macerasını az çok biliyoruz. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kurulan, daha sonra izlenimci ressamları ve Quartier Latin’de bohem bir hayatı seçen Baudelaire gibi şairleri de içine alan “Esrar Kullananlar Kulübü”nün esrar sofralarından edebiyata nelerin taştığını ise pek bilemiyoruz. Bildiğimiz, o dönemde, esrarın, esrar sofralarının, yeni biçimler, imgeler, yaşantılar yaratmada, sanatçılar için vazgeçilmez olduğudur. Birçok izlenimci ressamın, romancının, kalıpları bu “Fantastik esin kaynağı”yla kırdığıdır. 1848 Devrimine katılan Baudelaire’in, “Elem Çiçekleri” adlı eserinin ortaya çıkmasında esrarın ve esrar sofralarının belirleyici bir rol oynadığını; uygarlığa ve barbarlığa, “En iyi kural, kuralsızlıktır” ilkesiyle diklenen romantizmin son temsilcileri de bu gizemli dumanın sofrasından esin ve feyz aldıklarını söyleyebiliriz.    Sofra, yaratıcı kafaları bir araya getiriyor, onları çatıştırıyor, yüklüyor ve edebiyata taşıyor. Sofradan sadece yenilen içilen yer anlaşılmamalıdır. Yemek sofrası, sohbet sofrası, alem sofrası, kurtlar sofrası, kumar sofrası ve Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşlerdeki kader sofrası:    “...gözleri kapalı oturduğumuz bu kader sofrasında, tatlandırdığımız acı veya tatlı her lezzete teşekkürle mükellefiz...”