İKİ ADIM

Hangi dağda yakalamışlarsa, askerlerden birisi, tüfek zoruyla diz çöktürmüş genç bir gerillaya. Diz çöken gerillanın önünde bir subay; elinde, ay yıldızı görünen, katlanmış bir bayrak. Bayrağı öptürme merasimi. Ters ve dramatik ilişkiler ağına ateş paresi gibi düşen bir fotoğraf. Aklıma hemen, dağ yamaçlarındaki , “Ne Mutlu Türküm,” yazıları ve okullarda Kürt çocuklarına söyletilen, “Türküm, doğruyum, çalışkanım,” diye başlayıp, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun,”la biten okul antlarıyla; “Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl/Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celal,” diye gürleyen İstiklal Marşı geldi. Kendine zıt ve gizil bir inkârı yaratan ve ona durmaksızın patlama ateşi üfleyen açık bir inkârın gücünü, mantığını hissettim etimde kemiğimde, bir kez daha; ürperdim.    Kim ne derse desin, ilginç bir ülke. Sarmaşık gibi kendi gövdesine dolanan bir ülke. Edebiyatın ve destanın; yitirilmiş, ama görme ve duyumsama gücü bin kat güçlenmiş iki gözün, iki kör gözün, Homeros’un ülkesi.  Bu ülkenin son doksan yıllık tarihinde, destanları afallatan şeyler oldu. Doksan yıl önce Kürt, Koçkiri’de, “Ben Kürdüm,” diye ayağa kalktı. Ankara, kararlı ve cesur bir diklenişle, “Kendine gel, sen Kürt değilsin!” diye sesini yükseltti. Kürdü, Topal Osman’ın, Pontus’a karşı sınanmış hükümferman namlusuyla ezdi. Gelgelelim ki Kürt, bundan ders çıkarıp, sade bir vatandaş gibi yaşama yolunu tutacağına, kendini ayrıştırarak, ölüme yayan bir ruhla, şekavetini sürdürdü. 1920 ile1939  arasında, irili ufaklı bir dizi isyanla, “Ben Kürdüm,” diye ısrar etti, Kürt. Bu ısrarın karşısında  Ankara pes etmedi: “Kendine gel, sen Kürt değilsin!” İsyanları demir kıtalarla ezdi. Mahkemeleri seferber etti, meydanları dar ağaçlarıyla canlandırdı.    Bu 18 yıllık sancılı dönemde Ulus, beklenen teorisini temel şiarlarla inşa edip, dünyaya açıklamış oldu. Güneş Dil Teorisi: Bütün diller, Türk dilinden türemiştir. Tarih Teorisi: “Beyaz ırk(brakifesal), Türklerin atasıdır ve bütün dünyaya Orta Asya’dan yayılmıştır.”  “Bütün büyük tarihler, Türk tarihinden doğmuştur.” “ Anadolu, yedibin yıllık Türk beşiğidir.”      Bu teorilerle Ulus, yeni bir sürece girmiş, Kürt isyanlarının yerini sükûnet almıştır. “Ne mutlu Türküm diyene”  “Bir Türk dünyaya bedeldir” “Türk, öğün, çalış güven.” gibi şiarlar, yaygınlaşan bayraklar ve heykeller birlikte, ulusun belleğine bir daha silinmeyecek şekilde yerleşmiştir. Peşpeşe gerçekleşen yenilgilerin yarattığı çöküntüyü ve suskunluğu yaşayan Kürt, kabuğuna çekilmiş, Türklüğüne razı olmak zorunda kalmıştır. Şentürk, hastürk, yıldırımtürk, öztürk, aslantürk, kahramantürk gibi soyadları alan Kürt, köylerinin değişen, Türkleşen isimlerine de pek karşı çıkamamıştır.    Suskunluk içinde Türkleşme seferberliği, bin dokuz yüz yetmişlerin sonlarına kadar sürer. Yetmişli yılların sonlarında Kürt yeniden kıpırdanmaya ve bir kez daha “Ben Kürdüm” ü telaffuz etmeye başlar. Bin dokuz yüz seksen dörtte, varlığını Türk varlığı içinde kavrayamayan, kendini taşıran, kendi tarihine ve ideallerine yayan  Kürt, “Ben Kürdüm!” diyerek silahlı direnişe geçer. “Haddini bil, sen Kürt değilsin!” diye demir kıtaları harekete geçiren Ankara, bu sefer karşısında, kolayca yenebileceği, ağaların şeyhlerin önderliğinde ayaklanan silahlı bir halkı değil, gerilla savaşının modern teorisiyle donanmış, heryerde görünen ve hiçbir yerde görünmeyen bir gerilla ordusunu bulur. Savaş uzadıkça Kürt, kafasını kaldırır, dalgalar halinde, “Ben Kürdüm” e katılır.    Ve savaş, tahminleri aşar, yirmi yıl sürer. Cereme ağırdır. Yakılmış köyler, büyük sürgünler, ruhsal dengesini kaybetmiş yığınlar, otuz beş bin ölü ve sekiz yüz milyar dolar savaş masrafı. Kürdü yenemeyeceğini anlayan Ankara, seksen yıl sonra yutkunur; kapasitesi, kabiliyeti, olanağı ve tecellisi yıpranmış bir sesle, “Evet, sen Kürtsün,” demek zorunda kalır. Duyduğuna inanamaz Kürt. ‘Evet’e kendini katarak egemen olur. Kendine vekendini var eden, çoğaltan şartlara karşı soluk almayı, güç toplamayı sürdürür. Tazelenen güçlü bir özgüvenle ikinci adımını atar: “Ben Kürdüm, haklarım var.” Buna, Ankaranın kararlı cevabı gecikmez: “Evet, sen Kürtsün ve bin yıllık kardeşimizsin, ama hakların yok.”    Birinci adım, kesintili bir şekilde seksen yıl sürdü ve on binlerce ölüye mal oldu. İkinci adımın kaç yıl süreceğini, ne kadar ölüye ve de maddi-manevi kayıba mal olacağını kimse bilmiyor. Dünyamızın geldiği nokta, ikinci adımın seksen yıl sürmeyeceğini  gösteriyor. Ezeli ile ebedi arasındaki berzahın sultanı, perde arkasında Kürtle müzakereleri sürdürürken, perde önünde, hergünkülüğün beylik ağzıyla konuşuyor ve Kürdü muhatap almama havalarını sürdürüyor. N e var ki bu, bir anlam ifade etmiyor. Kürt, Kürtlüğünü donanmış bir kere, yakalamış zamanın dilini. Yığınlar halinde tutuklanması, onu sarsmıyor pek; ışıltıları içine taşıyor, dinliyor, duygularıyla dokunuyor onlara ve güce dönüştürüyor.