Açık Oturum

Sevgili arkadaşlar, hepinizi en içten dileklerimle selamlıyorum.Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü vesilesiyle, bana burada görüşlerimi sunma olanağını tanıyan,  Baştürk ailesine ve Disk/Genel –İş Sendikası’na teşşekkür ediyorum.  Görüşlerimi sizlere okuma inceliğinde bulunan sevgili Gürhan Fisek Hoca’ya teşekkürlerimi, saygılarımı sunuyorum.    Grizu adlı romanı yazarken karşılaştığım güçlükler üzerinde durmak istiyorum biraz. Romanı yazmadan önce, madencilerin ve onları kuşatan şartların özellikle iç dünyasını, ruhsal durumunu anatmayı amaçlamıştım. Roman, madencinin ruhundaki fırtınayı özümlemeli, havzanın can alıcı çelişkilerini, gizli dünyasını estetize etmeli diye düşünüyordum. Havza, dil, tip, ilişki, ruh ve olay bakımından oldukça canlı ve zengindi. Bu canlı ve zengin alan, canlı ve zengin bir dille anlatılabilirdi ancak. Yeraltının ya da Hades’in karanlığını,  basıncını, rutubetini,  körnefesini, göçüğünü ve ateşnefesini kat kat işgal eden karınca çeşnisinin iç dünyalarını anlatmak için de böylesi bir dile ihtiyaç vardı.     Yaşamımın on üç yılını cezaevinde, 20 yılını da yurt dışında geçirmiş, dilin dinamik dünyasından ve kaynaklarından kopmuş birisi olarak, en büyük güçlüğü dilde çektim ve bu dili romanda yakalayabildim mi bilemiyorum.    Öte yandan, madenci değildim; madencinin iç dünyasını nasıl anlatacaktım? Avustralya’da ve Almanya’da kömür ocaklarına inmekle, Duisburg’daki yaşlı, Zonguldak’lı madencileri dinlemekle de madencinin ruhunu tanıyamazdım. Bu noktada, kendi ruhuma dayandım. General ya da tüccar olmadığı halde, generalin ve tüccarın iç dünyasını anlatan yazarları düşündüm. Hapislik hayatımda, bazı cezaevlerinin havasız, yarı -loş, rutubetli yeraltı hücrelerinde, tek başına kalmamın, kendi iç fırtınalarımı dinlememin ve kendimle hesaplaşmamın bende bıraktıklarına dayandım. Bir yeraltı hücresinin de, tıpkı bir maden ocağı gibi, insanı kendi iç gerçekliğine, sabır, metanet, dayanışma ve merhamet duygusuna doğru yolculuğa çıkarabileceğini düşündüm. Eski ve yeni madencilerin anılarını dikkatle inceledim. Roman, madencinin iç alemine ne ölçüde yaklaştı bilemiyorum.    Bir yazarın yaşamında en güzel şey, her eserinin yeni bir biçim ve dille ortaya çıkmasıdır. Bu, oldukça zor bir iştir. Kömür havzasının, insanı yeni bir biçime ve dile teşvik eden, zorlayan bir alan olmasına rağmen, grizu adlı romanlarla, yirminci yüzyıl Cumhuriyet dönemi romanının klasik biçimini aştığımı, yeni bir biçim yakaladığımı söyleyemem. Gerçeği yorumlamaktan veya bire bir yazmaktan rahatsız olduğum halde; sanat denilen şeyin de, gerçeği, felsefenin ve estetiğin ateşinde biçimlendirme ve bir üst seviyede yeniden yaratma  olayı olduğunu bildiğim halde; gerçeğin ayartıcı sesi, roman yazma sürecinde, sirenler gibi çekti beni; bu çekiş gücüyle, zaman zaman, uzun politik geçmişimin katı labirentlerine girdim ve biçim yaratma dehasından uzaklaştım. Bu benim yaratıcılığımın hazin yanıdır.    Grizu romanını yazarken, hayal dünyam, farklı tiplerin, karekterlerin bir alanı haline geldi. Bazı bölümleri, kavrama minvalini yitirmiş, kendi dışında gezinen bir kalemle yazınca, kendimi, sonsuzluğa karşı işleyen bir zaman diliminin içinde buldum ve ortaya, hiç ummadığım mizahi karekterler çıktı. Bu bölümler bana, mizah denilen şeyin, gerçeğin ruhuna ve büyüsüne, edebiyatın diğer alanlarından daha yakın olduğunu telkin etti.    Sevgili arkadaşlar, sanat, özünde, ahlaka karşı bir çıkıştır. gerçek yaratıcıların Grizu’yu yazarken, en çok şiir ve felsefe okuduğumu belirtmeliyim. Düşüncenin, hayalin ve ahlakın sınırlarını zorlamanın, bunların dışına taşmanın başka bir yolu var mı bilemiyorum. Ben politikadan sanata, sanattan politikaya ve yeniden sanata geçmiş bir insanım. Politikanın habis yanından, yani ahlak sisteminden; kurallar,tasnifler, hiyerarşiler silsilesinden kurtulma çabam, benim edebi yaşamımın önemli bir çabasıdır. Öte yandan, politikanın devindirici ateşini, estetize ederek, edebiyata taşıma gibi bir şansa sahip olduğumu da belirtmeliyim. Yazdığım her romanın özüne, kendini okura zor hissettiren bir Promete ateşinin sinmesini ve bu ateşin, sonsuzluğa ve onun  ürkütücü, dibsiz kara deliğine, zorunluluğuna karşı bir bebek safiyetiyle gülümsemesini isterim.    Sonuç olarak arkadaşlar, bu romandan, yani bana, farklı stillerde madenci resimleri yaptıran, krizimi derinleştiren ve krizime, felsefi bir roman yazmayı fısıldayan,  Grizunun 4. Ciltinden memnun olduğumu belirtmeliyim. Ben en çok bu romanın kahramanlarıyla iç içe geçtim. Bu romanın kahramanlarının bir bölümü, kendi gerçeklikleriyle resim dünyasında yerlerini aldılar ve çizimleri sırasında, sürrealist bir dünyaya doğru taşıdılar beni. Romancı kahramanlarını yaratır; kahramanları döner, romancıyı yaratır. Sevgilerimle.