Aferin Tayyip

Arkasında, kendisinin ve nerden bulmuşlarsa, kendisine şaşılacak derecede benzeyen, Mustafa Kemal’in resmi. Mustafa Kemal’den daha oturaklı, ciddi ve usturuplu konuşuyor. Elinde belgeler; ali kıran, baş kesen generalleri, batının desteğiyle zaptu rapt altına aldıktan sonra, devletin derin sismik odalarından, çelik kasalarından çıkarttığı belgeler. Hafif, zor sezilen, rencide bir üslupla konuşmasına rağmen, iyi konuşuyor. Mustafa Kemal’in bir icraatından, Dersim tenkilinden, tehcirinden, söz ediyor. Belgeleri havaya kaldırıyor, imzaları gösteriyor. Süngülenmiş, kurşunlanmış çocuk ve kadın cesetleri dökülüyor belgelerden, medyanın kaybolan vicdanına. Ondört bine varan ölü; on bir bin sürgün... Bunlar açıklananlar tabi; gerçeği bilmiyoruz; gerçeği, Allah ve O’nun yeryüzündeki kutsal gölgesi devlet biliyor. Konuşmasının bir yerinde, kendime, geçmişime, eski ve yeni, bilumum teorilerime hakim olamadım, “Aferin Tayyip,” diye mırıldandım. Konuşmasının bir başka yerinde de, -sanırım, Buğday Meydanında, Seyit Rıza’nın darağacına götürülme anında- alınlarına kurban kanı sürülmüş, kurbanlık bir ümmet kalabalığının içinde hissettim kendimi ve hüzünlendim. Sesini renklendiren, büyülü bir söz dağarına sahip olduğunu söyleyemem ama, hazin sahneleri iyi anlatıyor Tayyip.    Sizi bilmiyorum, ama ben,Tayyip’in bu konuşması sırasında, haddinden fazla yorgun göründüğünü ve yıpranmış olduğunu fark ettim. Mutlak, uhrevi mantığın labirentine girmiş, oradan çıkamamış gibi bir hali vardı. Seçimler sırasında, Fırat’ın öte yakasında, il il gezerken, “Tek devlet, tek dil, tek bayrak!” diye bağırarak, bol bol bayrak sallamasından olsa gerek, katliam belgesini yukarı kaldırırken, kolunun zorlandığını, ‘tek’lediğini sezinler gibi oldum. Türkiye’de, devlet yönetmek kolay iş değil; yıpratıcı bir iş. Kürtler her tarafı sarmış. Kürtlerle uğraşmak, zor ve yorucu. Önde gelen kadroları, il il kelepçeleyip, sebilhane bardakları gibi dizerek, deliğe tıkmakla iş bitmiyor. Kürdün ruhuna çıngı düşmüş. Kürt rahat durmuyor. Tanıdığım biri vardı; Allah’a avuç aça aça, adı ‘Çukurel’e çıkmıştı ve düne kadar “Türküm” diye bağırıp duruyordu; şimdi pazarda, zerzavat tablasının önünde, ‘domates! Biber!’  diye bağıracağına, ‘Kürdüm!” diye bağırıp duruyor; dili uzamış iki arşın; dil istiyor. Tayyip yorulmasın da ne yapsın. Kürdü yüksek sesle savunan avukatları tutuklayınca, yerlerini yenileri alıyor. Fethullah Efendi’nin fetvasına uyup, hepsini tepeleme gücüne de sahip değil. Zor. Son iki ay içinde dağlara yağdırdığı tonlarca bombanın infilak çukurlarında gidip gizleniyor, silahlı Kürt.    Ragıp’vari garip bir aydın, bir yayıncı türü ortaya çıktı ki, bunların ne zaman, ne yapacakları da hiç belli değil. Kimisi Ermeni tarihinde geziye çıkmış, kimisi Alevi, Süryani, Çerkez, Laz, Rum, Malakan... Devlet nerede, ne kadarını hacamat etti, dağladı, doğradı; ne kadarını üfürdü, ne kadarını sürdü... işleri güçleri bu. Bunların bağlantıları da belli değil. Tayyip, yorulmasın da ne yapsın.    Kuru fasülyemi, pilavla birlikte sindirirken, bir baktım, bizim Kureyşanlı Kemal. TRT –Türk kanalında konuşuyor; Dersim konuşmasından dolayı, ateş püskürüyor Tayyip’e. Ateş, Kureyşanlı’nın gözlerini çoğaltmış; konuşurken bir gözü CHP tarihine bakıyor; bir gözü, ordunun Kemalist kanadına; bir gözü, bayraksız yürüyemeyen, AKP karşıtı, sivil, millici yığınlara; bir gözü de Dersim halkına bakıyor. Kemal’in, kendine bakan bir gözü var mı diye, miyop gözlerimi kıstım, ikinci gözlüğümü taktım, yakından baktım, bir şey göremedim. Kemal’in, Kemal’i Kemal’e bırakmayan bir dünyada yaşamış olmasına acıdım. Kaşık ağzımda kaldı. “Devletin bizi kırdığını, sürdüğünü halka niye açıkladın!” babında, ver yansın edip duruyor, Tayyip’e. “Sen hastasın, senin bir doktora görünmen gerekiyor!” diye de ekliyor. Kemal ne yapsın? Paşalar, Baykalcılar, Sav’cılar, milliciler, yani Dersim’i silindir gibi ezip geçen Kemalist güçler içinde, yani CHP içinde ne yapsın Kemal? Kemal, içindeki sesi, açığa vuramıyor. Parti başkanı değilken, Dersim kırımından söz edebiliyordu. Ama durum değişti, parti başkanı oldu. Kureyşan aşiretinin başındaymış gibi konuşamaz. Kırımdan söz edenlere, ateş püskürmek durumundadır. Parti ve devlet ciddiyeti denilen şeye uymak zorundadır.    Kırım, Dersim halkının bir bölümünü delirtti. En ünlü deliler de Kureyşan aşiretinden çıktı. Bu delilerden biri, 12 eylül darbesinden önce, devrimcilerin Dersime hakim olduğu bir dönemde, ağzına bir tekerleme takmış, Dersim’in ünlü, Palavra Meydanı’nda söyleyip duruyormuş:    “Faşizme ölüm, halka hürriyet!”    Tabi, darbe gerçekleşmiş, Deli, durumun değiştiğini anlamış, ama tekerlemeye alıştığı için, meydanda gezinirken, arada bir etrafı kollayıp, tekerlemeyi uyguluyormuş. Bir gün gene, boş bulunup: “Faşizme ölüm, halka hürriyet!” diye bağırırken, karşısına bir subay çıkmış; Delinin nutku tutulmuş. Hemen kendini toparlamış; subayın karşısında hazırola geçmiş, bir selam çakmış: “Faşizme hürriyet, halka ölüm!” diye bağırmış.    Kemal ne yapsın? Kemal’e ben bir şey diyemiyorum. Kemal, Kemal’e karşı çıkacak bir durumda değildir; karşı çıksa, harcarlar. Kemal’in içindeki ses, Hadidi’nin sesidir: “Vefa umman cihandan, bi-vefadır/ Cihan adem yiyici, ejderhadır.”    Sonuçta,düşündüm; baktım, bu trajedi, yani devletin iki ana kanatı arasındaki bu çelişme, halkın işine yarıyor. Bu çelişme, öğretmen gibi, siyaseti öğretiyor halka; tarih bilincini geliştiriyor, aydınlanmaya yol açıyor.  Devleti baba belleyen Zonguldak madencisi, Ege köylüsü, İstanbul işçisi ve kentleri dolduran işsiz dana yığınları, nerden bilsin, babanın bir zamanlar, Dersim’de katliam yaptığını. Şimdi biliyor.  Bu bilmeler olmadan hiçbir şey olmaz.