Kaddafi'nin Ölümü

Megaloman. Büyüklük hezeyanını, ebedi iktidar koltuğu haline getirdi. Krallar kralı ilan etti kendini. Konuşurken kafasını herkesin üstünde tuttu hep. Konuşmak için çıktığı her kürsüyü, sıkılmış ve havaya kaldırılmış iki yumrukla kararlılık anıtı haline getirdi. En yakın dostuna dahi yüzünü öptürürken tiksindi. Kendisini, bakir kadınlardan oluşan, 200 kişilik özel muhafız birliği (Amazon Birliği) ile  korumaya aldı. Milyarlarını batı bankalarına yatırdı.     Megaloman ve alabildiğine gururlu. Ülkesinin milli değerlerini emperyalistlere karşı inatla savundu. Libya’nın İtalyanlara karşı bağımsızlık direnişçisi Ömer Muhtar’ın resmini altın kaplamalı tabancasına kazıttı. İtalyayı ziyaret ettiğinde, Ömer Muhtar’ın resmini boynuna astı ve o haliyle İtalyan başbakanına elini öptürdü. Batının üstünlük psikozundan iğrendi hep; işi, William Shakespeare’in Arap kökenli Şeyh Zübeyr olduğuna kadar vardırdı. IMF ve Dünya Bankası kredilerine itibar etmedi.     ABD üslerini kapattı. Petrolü millileştirdi. ABD başta olmak üzere emperyalist tekellere Libya kaynaklarını cömertçe sundu. Afrika’nın sömürülmesine şiddetle karşı çıktı. Milli kurtuluş hareketlerine yardım etti. ABD ile çatıştı.     Şeriata pirim vermedi. Halka sıfır faizle kredi Verdi. Eğitimi ve sağlığı parasız hale getirdi. İşsizlere, iş buluncaya kadar ücret bağladı. Evlenenlere bedelsiz konut sağlama programını uyguladı. Sokaktaki evsizleri ve dilencileri azaltma siyasetini ısrarla uyguladı. Nüfusun yüzde yirmi beşinin yüksek tahsilli olduğu söyleniyor; ama bu son nokta, bana pek inandırıcı gelmiyor.     Muhalefet kavramını halka unutturma çabasından vazgeçmedi. İstihbarat örgütü, Legan Thawria ile muhalifleri sıkı bir şekilde izletti. Cezaevleri, işkencehaneler gibi işledi. Gösteri yapanların tümünü tutuklama gibi bir anlayışı savundu. Buna rağmen, yerel yönetimlere, aşiretlere insiyatif tanıdı. Kırk yıl, kendi çiftliği gibi yönetti Libya’yı.     Devrim, başlangıçta kendiliğinden bir patlama şeklinde ortaya çıktı ve kendi gücüne dayanarak gelişti. Kaddafi, başlangıçta, kendine olan megalomanik aşırı güvenden ve dış ülkelerin baskısından dolayı, devrimin üzerine kararlılıkla yürümedi. Kendi deyimiyle, “Bekle gör,” siyaseti izledi. Devrim, ciddi bir şekilde  yayılmaya başlayınca, karşı saldırıya geçti. Karşı saldırı, devrimin peş peşe mevzi kaybetmesine ve emperyalistleri havadan müdahaleye çağırmasına yol açtı. Müdahaleye başından beri hazırlanan emperyalist güçler, NATO’yu yoğun hava bombardımanlarıyla savaşa sokunca, hem Kaddafi’nin, hem de devrimin kaderi belli oldu. Libya’ya askeri uzmanlar ve gemiler dolusu silah aktı. Kendi gücüne dayanan Halk devrimi, emperyalist müdahalenin bir parçası haline geldi.     Kaddafi’nin ele geçirilip, yargısız infaz edilmesinde birinci rol ABD’ye, ikinci rol ise Fransa’ya aittir. İsyancılar, tetikçi konumundaydılar. NATO’nun kararı zaten, Kaddafi’yi ele geçirip yargılamak değil, öldürmekti. Kaddafi’nin, emperyalistlerle ilişkiler konusunda, perde arkası manzaraya dair, mahkemede açıklayacağı şeylere imkân tanıyamazlardı. Emperyalist ülkelerden herhangi birinin başkanı, Kaddafi’nin öldürülme biçimine ilişkin eleştirel bir yaklaşım içinde olmadı. Kaddafi’nin elini open, İtalya Başbakanı Berlusconi’den de ses çıkmadı. Kaddafi öldürüldüğünde onlar, kendi aralarında, petrol başta olmak üzere, Libya kaynaklarının paylaşılmasını görüşüyorlardı. Perdenin arkası, insanı insan oluşundan utandıracak derecede iğrençti.     Kaddafi, şehit oluncaya kadar savaşacağını söyleyip durdu. NATO’ya boyun eğmedi. Emperyalist ülkelerin “uygar”  ve de “demokratik” diktatörlerinden, finans oligarklarından daha gururlu ve daha onurlu olduğunu gösterdi.     Yıkılmış bir Libya. Emperyalist tekellerin verdiği silahlarla tepeden tırnağa silahlanmış aşiretler. Ortaya çıkan yüz silahlı parti. Ve Libya’yı, şeriatı referans alarak yöneteceğini söyleyen bir “Devrim Konseyi” . Evet. Heyecan ve sevinç gösterileri, kutlamalar, yerini hayal kırıklığına, yeni huzursuzluklara, çatışmalara bırakacak gibi görünüyor.     Kaddafi’nin hayat hikâyesi, devletin insanı ne hale düşürdüğünün bir hikâyesidir. Çocuklarının ölümü, en yakın dostlarının ölümü ve kendi ölümü. Tüm bunlar pahasına “devlet” diyorsun; her şeyden vazgeçiyor, devletten vazgeçmiyorsun. İster kapitalist, isterse komünist ol; farketmiyor; devlet, insanı bu hale sokuyor. Mülkiyet duygusu zayıf, saf, dürüst, bilgili de olsa, insan, devlet alanına girince, onun ruhundan, biçimlendirme ve kendine benzetme tezgâhından kendini kurtaramıyor. Devletin olduğu her yerde, devrim ve özgürlük aşkı olacaktır. Devletin olduğu yerde, gerçek bir barıştan söz edilemez. Devletin asıl adı savaştır. Devlet kurmayı amaçlayıp da, idealleri, kurdukları o devlet tarafından iğdiş edilmeyen ya da yutulmayan tek bir devrim yoktur tarihte.