2100 Yılında 150 Yıllık Kürt Tarihine Kısa Bir Bakış

 150 yıl önce, Türkiye denilen yerde Kürt yoktu. Kürtlerin yaşadıkları yerlerde, koyun otlatan, kaval çalan, kaçakçılık yapan, sigara ve çay içen, incelikli bir azametle yanık klamlar okuyan “Doğulu Vatandaşlar” vardı. Hatta bu vatandaşlar bile o zamanlar, Kürt olmadıklarını, halis Türk ırkından geldiklerini iddia ediyor, göğüslerini gererek, bu iddiayı güçlendiren, Türk, Aslantürk, Yıldırımtürk, Hastürk gibi soylu soyadları koyuyorlardı. Türk devleti bunların, karlı dağlarda yaşadıklarını, karda yürürken kart kurt sesleri çıkardıklarını, bundan dolayı Türklerin Kartkurt kesimini oluşturduklarını iddia ediyordu. Durum gayet sakindi. Akıl, akil ve makul terazisine, Kürt olduklarını söyleyen ve meskenlerini cezaevlerine yakın yerlerde kuran birkaç aydının dışında, kimsenin bir itirazı yoktu. Kuşkunun ne bu tarafında, ne de ötesinde herhangi bir soru işaretine, habis bir emareye raslanmıyor, her zerrecik, bir başka zerreciğin içini ayna gibi gösteriyordu.    Ne olduysa, 1968’de oldu.  Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toprak harlandı,  şeylerin doğal gibi görünen düzenine karşı gençlik ayağa kalktı. Ayağa kalkanlar, bir yığın sorunun yanında Kürt sorununu da tartışmaya başlayınca, gençlerin bir bölümü Kürt olduğunu fark etti; Kürt diline, kültürüne ve tarihine ilgi duymaya başladı. Genel olarak gençlik, özel olarak da bir avuç Kürt gençliği, kendine ait olmayan bir zaman diliminden seslenmeyi ve farklılaşmayı sürdürünce, devlet, sosyal uyanış hızının ekonomik gelişme hızını geçtiğini, bu hareketin, böyle giderse, dağdaki çobandan, abanozda çalışan Lekesiz Melek Abla’ya kadar geniş bir kesimi içine alacağını düşündü ve bir askeri darbe ile meseleye el koydu. Kürt gençleri Diyarbakır’da, diğerleri de İstanbul ve Ankara’da cezaevlerine dolduruldu. Gençlik hareketinin liderleri, sorgulama odalarında, mahkemelerde, darağaçlarında Kürt varlığına ve sorununa vurgu yapınca, iş çığırından çıktı, yenilgileriyle doğrulanan görüşler yaygınlaştı. Darbeden sonraki yıllar içinde, Türkler ve Kürtler tarafından varlığı kabul edilmeyen Kürt sorunu, nisbeten daha geniş bir çevrede, enine boyuna tartışıldı. Yükselen devrimci hareket içinden sıyrılıp çıkan ve güç toplamaya başlayan militan Kürt gençliği silahlı mücadeleye karar verdi. Devlet, yükselen devrimci hareketi yeni bir askeri darbe ile  karşıladı. Toplumsal muhalefet güçlü olduğu için, darbe öncekinden daha kapsamlı, daha ağır ve şiddetli oldu. Darbe, devrimci güçleri ezdi. Yıkıntılar arasından çıkan Kürt gençliği, dört yıl içinde yaralarını sardı, güç topladı ve bulutsuz gökte çakan bir şimşek gibi varlığını ayan etti.    Darbeciler, sistemli bir gerilla savaşıyla karşı karşıya kalmışlardı. Çatışmalar yaygınlaşıyor, dağlar bombalanıyor, köyler yanıyor, göçler, ölüler, yargısız infazlar çoğalıyordu. Devlet, gerillaya destek veren “Doğulu vatandaşlar”ı batıya sürmeye, nüfus yapısını değiştirmeye karar verdi. Üç bin köyü boşalttı, toplam üç milyon insanı batıya sürdü. Gerilla savaşı, buna rağmen durmadı. Devlet gerillayı, gerilla ise devleti yenemiyordu. Ama gerilla savaşı, “Doğulu vatandaş”ları, tarihsel uykularından uyandırmış, Kürtleştirmiş, gerillanın dayandığı güçlü bir temel haline getirmiş, ilk başta gerillaya karşı çıkan Kürt aydınlarını ve Kürt burjuvazisini de kendi saflarına çekmişti. Devletin yorulduğu, bayrak üretimi ve satışlarının yavaşladığı, düğüne gönderir gibi davul zurnayla cepheye asker gönderme törenlerinin kanıksandığı, dağ yazılamalarının sona erdiği, savaş masraflarının arttığı bir döneme girilmişti. Zorunu tüketip gevşemiş, anlamsızlaşmış bir zorunluluğun duygulara çöreklendiği böylesi bir anda, devlet büyükleri, sönmemiş kireç kuyusundan hortlayıp çıkmış ölüler gibi kafalarını kaldırdılar, üst üste yığılmış 30 bin ölünün üzerinden,  “yeni” bir dille, o ana kadar telâffuz edemedikleri bir şeyi telâffuz etmeye başladılar:    “Elbette ki Kürtler var. Kürt kardeşlerimizle bin yıl beraber yaşadık. Bizler et ve tırnak gibiyiz, hiçbir güç bizleri ayıramaz.”    Yeni bir durum ortaya çıkmıştı. Kürtler vardı. Devletin Kürt televizyonu da vardı. Ama Kürtlerin ulusal hakları ve bayrakları yoktu. Ölü sayısı kırk bine tırmanmış, “Doğulu vatandaşlar” gitmiş, onların yerine tam hak eşitliğinden yoksun Kürtler gelmişti. Öfkesini safra yapınca birkaç kişiyi birden yutan ve “Ben o zaman başbakan olsaydım, o adamı idam ederdim,” diye bağıran, devletin “reforumcu” Baş Kahraman’ı, yeni durumu gayet veciz bir sözle betimledi:    “Bu ülkede Kürt sorunu yok, Kürt vatandaşlarının sorunu var.”    Tüm bunlara rağmen, Kürtler bir araya gelip, özerkliklerini ilan ettiler. Sancılı bir dönem başladı. Devlet, uzun süre Kürtlerin özerklik ilanını tanımadı. Onun yerine daha geri projeleri uygulamaya çalıştıysa da, sonunda Kürtlerin özerkliğini kabul etti. Devletin bu kabulü, sorunu halletmedi. İki noktada problem çıktı. Birinci nokta, Kürdistan Özerk Bölgesinin sınırları sorunuydu. İkinci nokta ise, gerillanın öz savunma güçleri adı altında, bir Kürt ordusuna dönüştürülmesiydi. Ortam yeniden gerildi ve kanlandı. Uzun bir dönemden sonra devlet, sınırları ve ordusu olan bir Kürdistan Özerk Cumhuriyetini tanıdı.    Uzun bir dönem barış ortamına girildi. Ortadoğu karıştı, duruldu. Güney Kürdistan bağımsızlığını ilan etti. Kuzey Kürdistan Özerk Cumhuriyeti ile Bağımsız Güney Kürdistan Cumhuriyet’inin desteğiyle, Suriye ve İran’da Kürdistan Özerk Cumhuriyetleri kuruldu. Türkiye karıştı, duruldu; kim bilir belki de köklü bir devrim oldu. Kuzey Kürdistan Özerk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. Türkiye bu ilanı tanımak zorunda kaldı.    Dünya, büyük toplumsal ve çevresel felaketlere sahne oldu; büyük bölgesel savaşları yaşadı, 3. Dünya savaşının eşiğinden birkaç kez döndü. Ve devrim bölgeleri oluştu. Küreselleşmenin boyutları şaşırtıcı bir biçime girdi. Kozmik felaket korkusu sardı yerküreyi. İnsan, yakın gezegenlere yapay yaşam üsleri kurdu ve buralara mekik seferlerine başladı. Ortadoğuda, büyük, birleşik bir Kürdistan Cumhuriyeti ortaya çıktı. Küreselleşmenin sonucunda önce Ortadoğu Birliği oluştu ve bu birlik giderek, genişleyen Asya veya Avrupa Birliğiyle birleşti. Ve yeryüzü, sınırların, uluslarınn ve bayrakların gücünü önemli ölçüde yitirdiği, bireyin ve dünyanın öne çıktığı 2100’e büyük kutlamalarla girdi.