Babalar Günü

Uyandım. Bahçede bahar. Pencerede ışık ve kuş şamatası. Kalktım; ağır ve emin. Kitaplar, gece bıraktığım yerlerinde duruyorlar. Birkaç bin yıl sonra hiçbirinden eser kalmayacak. Kitapların da mezarlığı vardır. İnsanı, mezarından çıkarıp okuyamayız. Ama ölmüş kitapları, istersek, mezarlarından çıkarıp okuyabiliriz. Tek üstünlükleri bu. Ayna’nın önünde durdum. Bilinçdışının sınırında parlayan bir çift göz. Musluk açıldığında, basınçlı hava ile çalışan madenci martopikörü gibi takırdayıp duruyor. Kaç yıldır böyle. Yüzümü yıkarken, öncül takırtılarla ardıl takırtılar arasındaki ses farkına takılıyor aklım. Takırtı yerini bazan, taş galeride işleyen lağım burgusunun sesine terk ediyor. Küçük havluyla yüzümü kuruluyorum. “Mecbursam, yapacağım,” diye mırıldanıyorum. Mutfağa doğru yürüyor, yıllardır, her sabah yaptığım şeyi aynen yapıyorum. Aynı çayı demliyor, aynı peyniri çıkarıyor, aynı ekmeği kesiyorum. Kancacı, kömür arabasına aynı kancayı bilmem kaçıncı bin kez aynı şekilde takıyor. Hiçbir hayvan, kendisini bu şekilde tekrarlamaz. Kahvaltıdaki tekrara bakınca, insana olan itimadım sarsılıyor. Aynı sandalyeye aynı şekilde oturuyor ve başlıyorum yemeğe. Tek Türk kanalı var: TRT-Türk. Basıyorum düğmeye. Gümüş Hilal. Karşımda, kültür sanat programı yapan o kadın. Bıkıp usanmadan, dünyanın bilmem neresindeki camilerden, iftar sofralarından, ramazan pidelerinden, bayramlardan, el öpmelerden sözediyor. Programın içeriğini, yani kültür sanatı unutmuş gibi konuşup duruyor. Garip olan, her sabah aynı şekilde, aynı yiyeceklerle yaptığım kahvaltının, bana her gün orjinal ve farklı bir tat vermesidir. Kadını seyrederken, kendimi, kahvaltımla birlikte, onun yerine koyarak düşünüyorum.    Bahçeye çıktım; kendisini tekrar etmeyen hayata.. Çamaşır toprağı ve çimen kokusu. Bahçe perişan. Bir yanda taşlar, demirler, camlar, aliminyumlar, bronzlar, teller; bir yanda çimentolar, kumlar, çakıllar, boyalar, fırçalar, malalar, kazmalar, kürekler. Sokaklardan toplayıp getirmişim hepsini. Bu malzemelerle içli dışlı olmasam, bunlarla birşeyleri biçimlendirmesem ve bunlar beni biçimlendirmeseler, ne roman yazabileceğim, ne de makale. Aralarında geziniyorum. Hepsi, kafamdan geçenleri biliyor ve harekete geçmeyi  bekliyor. Çevremde evler, anlamsız anlamsız gezinip duran insanlar. Gidip habire alıyorlar, kullanmayınca atıyorlar. Retail Teraphy( alma hastalığı). Her şeyi atıyorlar ve attıkları her şeyi topluyorum. Doğaları birbirine zıt, iki tür hastalık. Geçenlerde açılmamış bir paket getirdim. Üzerinde, fiyatı: Elli dolar. Açtım baktım, aybaşı bezleri. Kaliteli. Alt sınıfın kadınları alamaz; orta veya üst sınıfların kanayan kadınlarına mahsus. Ne yapacağım? Resimde ve heykelde kullanamam. Arkadaşa sordum. “Koy bir kenara,” dedi. “İlerde prostat ameliyatı olur da Ecevit gibi sidiğini tutamazsan, kullanırsın.”    Son iki yıldır, ben de atmaya başladım. Topladıklarımdan bazıları işime yaramayınca atıyorum. Küresel krizden türeyen, hırpani kılıklı bazı insanların attıklarımı alıp götürdüklerini görüyorum. İnsana olan itimadım güçleniyor.    Bahçede biraz oyalandıktan sonra, malzemeleri kendi hallerine bırakıp eve girdim tekrar. Baktım, Kaddafi’yi arıyorlar. Diktatörlerden nefret ederim. Yine de içimde, büyük güçlere meydan okuyan, sonuna kadar direnen, diktatörlere karşı bir taktir duygusu uyanır. İnsanlık galiba, “devrim”leri, NATO’yla birlikte yapma çağına girdi. Devrimlerin, dört başı mamur, klasik bir devlet iktidarı haline geldikten sonra yozlaşmaya başladıklarını biliyorduk. Libya, devrimlerin elde silah, iktidara yürürlerken ani bir yozlaşma ve çürüme çukuruna da düşebileceklerinin örneği oldu. Dünyanın, bu kadar kalabalığı ve açlığı taşıyamayacağı açıkça görülüyor. İnsanlığın gelmiş geçmiş en büyük devrimi, ileri sanayinin ve kültürün kalesi durumunda olan Avrupa’da patlayacak. Sokaklardan topladığım malzemelerin bana fısıldadıkları gerçek budur.    Oturdum, roman yazımını sürdüreyim derken, telefon çaldı. On altı yaşındaki oğlum: “Baba, babalar günün kutlu olsun. Sana aldığım hediyeleri, elektronik posta adresine bakarsan görürsün.” “Sağ ol oğulcuğum,” dedim. İnternete girdim baktım, kumbarasınndaki parayla iki hediye almış bana. Birisi, Somali’deki aç çocuklara yardım olarak gönderilmiş, elli dolarlık bir bağış. Diğeri de, Afrika’nın Mali’sinde, aç bir aileye verilmek üzere Mali’den satın alınan 40 dolarlık bir süt keçisi.    İleri ülkelerin bağrında, böyle bir gençliğin ve hassasiyetin yetişmekte olduğu açık. Gençliğin derin hümanizminden beslenerek yükselen birleşik devrimlerin gücünü, tarih eninde sonunda gündemine alacaktır.