HALİMİZ HAL DEĞİL

  Ne zaman ne yapacağım belli değil. Yan gelip yazabilirim. Gezebilirim. Çizebilirim veya bahçede heykel yapabilirim. En sevdiğim şey, çöplüklerden malzeme toplamaktır. Nesnelere ruh üflemekten, yani üfürükçülükten vazgeçtim. Nesneleri ruhlarından koparmadan, sanatsal yaratıcılığın yapıcıları olarak seferber etmek bana daha uygun geliyor. Gençliğimin sınır tanımayan kavrayış gücü gerilerde kaldı. Bir şeye meftun olduğum zaman avareleşiyorum artık. Eskiden envai çeşit çelişkilere, bilinç ve serüven biçimlerine sahiptim; çıkarsama, yıkma, kurma, yeniden yıkıp yeniden kurma hususlarında hırslıydım. Yapmak istediğim her şeyin, bana karşı direnci on kat arttı. Binamdan gelen şikayetler arttı. Yavaşladım. Daha çok kendi içimdeyim. Bazan kendi yanıma çıkıyorum. Bazan da terkediyorum kendimi. Eskiden insanlarla aram iyiydi. Ne oldu bilmiyorum, yıldım insandan. Her yer insan. Yürümüyor, oturuyor, yiyor ve artanını da atıyorlar. Arabalarından güç bela iniyor, asansörlere binip shoplara çıkıyorlar. Elektirikle işleyen, hareketli merdivenlerde bile yürümüyorlar. Ekranların karşısında, yemek yapma programlarını seyrediyor, yemek kitaplarını okuyor, yiyor, atıyor ve geğiriyorlar. Kibrit çöpleri gibi birbirlerine benziyorlar. Kıyamet kadar ayak, burun, ense, göbek, iş ve aş gailesi, rekabet, hırs, ego, mülk, vatan, bayrak ve namus dolaşıyor piyasada. Düdük sesini bekliyorlar. General düdüğü öttürdüğünde, hemen mevzilere girecek, birbirlerini boğazlayacaklar. Hepsi haklı. Ortada haksız yok. Boğazlama işi bittikten sonra, bir yığın profesöre iş çıkacak: “Muharebenin Garp Cephesindeki Seyri.”  “Doğudaki çıkarma ve 9. Ordunun Başarıları.” Yıkıntılar, ölüler kaldırılırken, al sana yeni bir merak, yeni bir okuma furyası. Birbirlerinde silikleşen, yiten, nesneleşen kalabalıklar, kahramanlık menkıbeleri, zafer kutlamaları, gaziler, sancaklar, madalyonlar, niyaziler. Yokuşu nefes nefese çıktı. Daha selam vermeden, “Hocam bu namus cinayetleri konusunda ne düşünüyorsun?” diye dik dik baktı. Bakışlarında kocaman bir göçmen yüzü. Yüze benzemiyor. Tutunmaya, kendilerine yer açmaya çalışan, hiçlenmiş, yok sayılmış, kendi çelişkilerini kendi içinde devindirememiş, ya da ne bileyim barındıramamış, kaymış, taşlaşmış ruhların mahşer alanı. Benimkinden beter. “Herkesin bir malı, bir namusu var,” dedim. “Toplum, herkese, iç hizmetler kanununun fişmekan maddesine göre, namusu izleme, koruma ve kollama görevini vermiştir. Bu uğurda aileler dağılabilir, insanlar ölebilir, aşiretler, sülaleler ve ezbetler birbirlerine girebilir. Bunda bir beis yoktur.” Şaşkınlaştı. Benden böyle bir cevap beklemiyordu. Gözünün birini yumup düşündü biraz. Bu hali bana, ölümlülerle cinsel ilişkiye girdiği için, yer ile gök arasında, bir gözü açık, diğeri kapalı olarak asılı kalan, günahkâr melek Azzaz’ı anımsattı. “Allah Allah,” diye mırıldandı. “Bir çaresi yok mu bunun?”  “Var,” dedim. Umutlandı. “Nedir?” dedi. “Şimdiki toplumun yerini, malsız ve namussuz insanlardan oluşan bir başka toplumun almasıdır,” dedim. İyice şaşırdı. Suskunlaştı.    Komünist Manifestosu’nu anımsadım. 150 yıl önce, mülkiyete ve namusa karşı çıkışıyla tüm dünyayı sarsmıştı. İmkânsızı dayatmıştı. Devrim işte budur. Sarsar. Düşüncede ve pratikte çok derin yıkar. Sadece devleti değil, toplumu da yıkar. İnsanın özüne karşı köklü bir çıkışın adıdır devrim. Sınırları parçalar, tabuları, idolleri ve idol yaratma kültürünü yıkar, yepyeni bir özle ortaya çıkar. Komünistiz. Mal, namus ve mevki sahibiyiz. Mülk dünyasının değerlerinden, değer yargılarından kopamamışız. İnsanın özüne dönmesini savunuruz. Mevkimizde bir ömür kalabiliriz. En yüksek mevkideki insanı, sıradan yığınlar gibi ululayabiliriz. Neden böyleyiz? Böyleliğimizin başlıca kaynakları nelerdir?    Günü düşününce kötüyüm, yıkıntıyım. İyiyim, geçmişi ve geleceği düşününce. Sürü, bu haliyle hayatı kışkırtacak, insanı ve doğayı hırpalayarak yarattığı muhteşem rezaletle devrimin kapısını aralayacak. Kibrit çöpleri, birbirlerine benzemeyen ve hayatı dipten tutuşturan ateş parçalarına, öznelere dönüşecek. Buna adım gibi eminim. Dünyanın neresinde hazırlanıyor, bilemiyorum ama, sadece kendinde değil, parçacıklarında bile sınır olmayan bir varlık bilinci, sınır ve tabu tanımayan bir kavrayış, devinip durmakta, arzın kabuğunu zorlamaktadır. Nerde, bir yerde veya aynı anda birkaç yerde, er veya geç, çıkacak yeryüzüne.    Herkes, yaşamın bir Türküden ibaret olduğunu, “İşte geldim gidiyorum, şen olasın Bayburt şehri,” olduğunu biliyor. Ve herkes, Baybut şehrinden gitmeyecekmiş gibi hareket ediyor. İyi. İyi de, halleri hal değil. İnanıyorlar mı, inanmıyorlar mı o da belli değil. Kadın seçim kampanyasında, Allah’a inanmadığını ve nikâhsız yaşadığını açıklıyor. Hiçbir parti bu açıklamayı, kampanya sırasında, kadına karşı kullanmıyor. Ve kampanyadan sonra sandıklara gidiyorlar. Allahsız ve nikâhsız kadın, Avustralya Başbakanı olarak koltuğa oturuyor. Bir de böyle bir durumları var işte. Hoşuma giden bir durum. Kemal Kılıçdaroğlu, seçim kampanyası sırasında, Allah’a inanmadığını ve nikâhsız yaşadığını açıklasaydı, diğer partiler ne derlerdi acaba? Recep ne derdi? Kemal ne kadar oy alırdı?    Mülkiyetçi namuscu toplum, Deniz Baykal’ı ne hale soktu. Perde kalksa, toplum, kendi çoğunluğunun Deniz Baykal’lardan oluştuğunu görecek. Ama bu çoğunluğun ne kadarı, eleştiri cereyanı karşısında Baykal ve hanımı gibi dik ve cesur durur, bilemiyorum. Mal ve namus. İkiz kardeş. İkiz bela. İnsanın mal üzerindeki mülk dugusu ile insanın insan üzerindeki mülk duygusu, özünde aynıdır. İnsan, her ikisini de tepe tepe kullanıyor.