TÜRK DEVLET İKTİDARININ SİVİL DAYANAKLARI

Devlet iktidarı denildiğinde akla ilk gelen kurumlar, ordu, polis, mahkemeler, cezaevleri ve diğer sivil devlet kurumlarıdır. Devletin dayandığı ana zemin gibi görünen bu kurumlar, aslında devlet iktidarının merkezi kurumlarıdır. Devletin dayandığı ana zemin, çok daha geniş ve derindir. Devletin birer minnacık minyatürü ve toplumsal organizmanın da hücreleri olan aile kurumları, eğitim ve inanç, siyaset, kültür ve sanat kurumları, medya, aydınlar vs. bir bütün olarak devlet iktidarının siyasal, eğitsel, sosyal ve kültürel ana zeminini oluştururlar. Bu zemin, devletin en alt zemini, yani ekonomik zemini üzerinde yükselir. Toplumsal deprem aynaları hariç, hiçbir ayna, devletin gerçek yüzünü göstermez.    Osmanlı Devleti, Osmanlı mülk dünyasının asıl sahibidir. Toprakların çok büyük bir bölümünün mülkiyeti, miri sistem gereğince devlete aittir. Merkezi ve yerel güçleriyle üç kıtaya yayılan, muazzam bir orduya ve aynı zamanda vergi memurları, kadıları, müderrisleriyle de imparatorluğu  örümcek ağı gibi saran bir sivil bürokrasiye sahiptir. Osmanlı Devleti, bir din devleti değildir. Şeyhülislamın başında bulunduğu ulema örgütü, genel sivil devlet memurlarının dini kanadıdır; bu kanadın görevi, devletin ideolojik ve manevi temelini güçlendirmek, kararlarını, fetvalar, hutbeler ve ayinlerle desteklemektir. Medreselerin görevleri ise, devletin ideolojisine, inancına, amaçlarına, ruhuna uygun memurlar, bendeler yetiştirmektir. Osmanlı aydınları, aynı zamanda devlet memurlarıdırlar. Bende oldukları için, bunların gayzı gazabı, devlete değil, devlet içindeki bazı görevlileredir. Bu memur aydınların en iyisinin hayali, kapısını herkese açan, babayani bir devlettir.    Bazı biçimsel değişikliklere rağmen Cumhuriyet Türkiyesinde de durum aynıdır. Sultanlığın yerini Cumhuriyet, Şeyhülislamlığın yerini Diyanet almıştır. Osmanlılık tebasına ve ümmete dayanan devletin yerini Ulus devlet alınca, durum değişmiştir. Yıkılma, parçalanma fobisi içinde olan devlet, toplumu, Türklük ve sünnilik çizgisinde tektipleştirme cenderesine sokmuş, aile, okul, medya, diyanet ve benzeri kurumlarla kendi ideolojik ve inanç temelini güçlendirme çabası içine girmiş, kendini yarattığı tek boyutlu ulusla özdeşleştirerek güven altına almayı amaçlamıştır. Osmanlıda olduğu gibi Cumhuriyette de aydınların büyük bir bölümü devlet memurudur. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı memur aydın, devlet karşısında, bağımsız ve dik bir duruş içinde olamamıştır. Onun karşı çıkışı, muhalefeti, devleti yöneten egemen sınıf partilerinden, muhalif olanına yaslanıp, egemen olanına karşı çıkma şeklideki bir muhalefet bile değildir. Türk aydını, Cumhuriyeti kuran, ona egemen olan ve onun temel ilkelerini ödünsüz savunan egemen devlet partisinin iklimi içinde kalmış, zaman zaman onunla çatışmasına rağmen, devletin bakâsına toz kondurmamış bir aydındır.    Biz Türkiyeli komünistler, bu tip aydınlar gibi çok güçlü bir devlet tarihine ve bilincine sahip olmamıza rağmen, kapitalist devleti ortadan kaldırma konusunda bunlardan koptuk. Tabi bu, devlet olgusundan bir kopuş değildi, lağvedilen  kapitalist devletin yerine ondan daha merkezi, daha güçlü bir devlet kurma ve onu proletarya partisiyle yönetme amacıyla, kapitalist devletten bir kopuştu. Bizim sosyalist devletimizin ekonomik temeli, ekonominin tüm alanları olacak ve devlet, ekonomide, tek bir devlet tekeli olarak ortaya çıkacaktı. “Çürümüş ve çözülmekte olan burjuva ailenin yerine, sosyalist ahlaka sahip,” sağlam bir aile kurulacak, okullar ve eğitim, proletarya devletini güçlendirecek bir şekilde ele alınıp düzenlenecek, din sınırlanacak, tüm kitle örgütleri, sendikalar, gençlik ve kadın örgütleri, sovyetler veya komünler, proletarya devletinin, kitlesel, örgütlü dayanakları haline getirilecekti. Ve yine parti edebiyatı güçlendirilecek ve proletarya diktatörlüğünün hizmetine sokulacaktı. Amaç berraktı: Güçlü bir devlet, karşı devrimcilere karşı sürekli pekiştirilen, güçlü bir proletarya diktatörlüğü ve tek parti. Şiddetle karşı çıktığımız şeylerden birisi, proletarya devletinin zayıflatılması, onun görevlerinin halka devredilmesi, temsili demokrasinin yerini doğrudan demokrasinin almasıydı. Devlet konusunda, içimizde Stalin gibi, sosyalizmin çok ileri safhalarında bile komünizme kerte kerte geçişi devletsiz düşünemeyenler vardı. Komünizmin şafağına devletle girmek; yani amaçlara götüren, götürürken amaçları iğdiş eden, kendine benzeten bir araçla, uzlaşmaz sınıf karşıtlığının başka bir biçimiyle, çok daha demokratik bir biçimiyle de değil, bilinen beylik biçimiyle, klasik devlet biçimiyle girmek; doğrudan demokrasiyle değil, temsili demokrasiyle girmek.     Tarihten kopmak zor iş. Tarihten koparak devrim yapmak zor iş. Resmi devlet felsefesinin ve bilincinin dışına, böylesi bir bilinçdışının dışına çıkmak, sadece devlete değil, topluma da oradan saldırmak zor iş.  16 temmuz. 2011