Bünyamin

Ay aydını serin bir geceydi. Az ötede yanan ormanların dumanı mahalleyi sarmıştı. Felsefeci Deli Tacettin’i dinler görünüyordum. Kafam kazan gibi ağırlaşmıştı. Çok okumaktan olsa gerek, adamın kafası büyümüş, gözleri küçülmüş, boynu kiraz sapı gibi incelmişti. Eskilerin deyimiyle Fülusu ahmere muhtaç bir görünümdeydi. Ama sesini ezen, sesinin mecalsizliğiyle çelişen güçlü sözler çıkıyordu ağzından. Kapı birden, bana pek yabancı olmayan o yönsüz, gerilimli mizaçla dövülmeye başladı. İnşallah O değildir umuduyla açtım baktım ki O. “Eyvah,” dedim içimden, “gene iki deli bir araya geldi, kafamın direğini kemirir dururlar.” Kafasını kaldırdı, alev alazına çalan uykusuz gözlerini devirerek “Merhaba Baba,” dedi ve her zaman yaptığı gibi hızla daldı içeri. Kurt görmüş dana gibi ürperen Tacettin, cebinden Lucas’ın Tarih ve Sınıf Bilinci adlı kitabını çıkardı hemen, kafasını gelişigüzel açtığı iki sayfanın arasına sarkıtırken:“İnsan bir selam verir,” diye homurdandı. “Rüzgarın savurup içeri attığı yorgancı püfteresinden ne farkın var senin.”Parmağımla sus işareti yaptım. Yorgancı püfteresi, su içmek için mutfağa daldığı için homurtuyu duymadı. Az sonra elinde bir parça ekmekle geldi, karşımda oturdu. Perişan, patlamalı bir haldeydi. Bakışlarım her zaman olduğu gibi yine yanarak iç içe geçmiş ve suratına sonradan yapıştırılmış ham demiri andıran, alt göz halkalarına ve gagamsı burnuna kaydı.“Yorgun görünüyorsun Bünyamin,” dedim, “hayırdır, bir durum mu var gene?”Tacettin’in kitaba sarkan kellesini, zurnacı bakışıyla kesti, elindeki lokmayı ağzına attı, çiğnerken:“Karıdan ayrıldım, Baba,” dedi. “Biliyorum, bu kaçıncı ayrılış diyeceksin, ama bu sefer kesin ayrıldım.”“Bu sefer ne oldu?”“Ciddi şeyler oldu. Şerefsiz gitmiş, Coburg’da ikinci el bir shop’a girmiş. 15 dolara bir kürk almış. Tilki postunun bacağından yapılan bir badem kürk. Ben tabi durumu anında çaktım. Karının üst sınıflara özendiğini, değiştiğini, kendini inkar ettiğini anladım. Ayağa kalktım, vaziyetimi hiç bozmadan, ‘bu birlik burda bitmiştir,’ dedim.” Tacettin başını kitaptan usulca kaldırdı, gözlüğünü alnına kaydırarak:“Gerçek hayatta birlik diye bir şey yoktur,” diye çıkıştı. “Herşey zıtların çatışmasından ibarettir. Eğer söz edeceksek, zıtların bir üst seviyede, sürekli dönüşümünden ve kendilerini inkarından sözedebiliriz. Hayat bir değişimin hikayesidir. Bu değişim hikayesinin dışında, hayatın mutlak, kalıcı bir yasası yoktur. Birlik diye bir şey yoktur.”“Haydaa,” diye ellerini dua ediyormuşcasına açtı Bünyamin. İki delinin çatışmasından korktum. “Ben şimdiye kadar karımla birlikte değil miydim?”“Değildin!” dedi, saf inancın ve öz güvenin beslediği parlak bir sesle. “Sen şimdiye kadar kör topal, kel kavlak ayrımı yapmadan bir yığın kadınla birlikte oldun. Ama gerçekte, onlarla da birlikte değildin.”Başkalarından, suçlama olarak defalarca duyduğu ve iç dünyasında sorun haline getirdiği bir sözü, bir kez daha duymuş olmanın verdiği çöküntüyle bakındı Bünyamin. Dudakları titriyordu. Duygulanmıştı.“Bu adam bana iftira ediyor, Baba,” dedi titrek, dokunaklı bir sesle. “İftira etmiyorum, gerçeği söylüyorum.”“Alınma Bünyamin,” diye araya girdim, “Tacettin de fikrini söylüyor. Yıllarca fabrikalarda çalışmış, derneklere girmiş çıkmışsın. Olgunlaşmış, pişmişsin, ellisine erişmişsin, normal karşılaman lazım.”“Sorun normallik sorunu değil, Baba. Ben hep iftiraya uğradım. Her gelen, gayeme, maksuduma bakmadan, güreşçi çelmesi taktı bana.” Sesi ağlamaklıydı. Gerçek olmadığı halde, söylediklerine inanıyordu. “Kimseye anlatamadım, namuslu bir adam olduğumu. Bana inan Baba. Benden on yaş büyüksün. Yazar çizer bir adamsın. Ben elifi elifine kendi gücümü bilirim. Hiç kimse bu koca Avustralya’da, benim erkeklik marifetime denk bir marifet bulamaz. Dağdağan ağacının ateşi neyse, o da odur. Hal böyleyken, ben şimdiye kadar nefsimi çevirip de bir kadına bakmış değilim. Kaç güzel kadının gözü gözüme şeş oldu. Ama ben tenezzül etmedim. Ben gençliğimde de böyleydim. Kızları görünce marazı depreşen, ciciği genşeyen bir delikanlı değildim. Sıkıştım mı, bağrıma taş basar, ateşimi başka yollarda harcardım.”Aniden değişmişti. Gözlerinden içli, sıcak damlalar akıyordu yanaklarına. Kutudan bir mendil çekip verdim. Acıma ile gülme isteğinin arasında kalmıştım. İstesem bile gülemezdim. Gülsem bozulur, bana olan güveni sarsılırdı. Tacettin ise anlatılanları ciddiye almayan bir tavırla kafasını kitaba sarkıtmıştı. Bünyamin’in ağzından ikide bir çıkan ateş sözcüğüne takmıştı dikkatini. Bünyamin, Ona göre bilim dışı bir adamdı; geçmişe dair bilim dışı hikayelere girerek, düşüncenin gücünü kanıtlamaya yönelik, kurnazca bir çaba içine giriyordu. Zaman ise hızla akıp gidiyordu. Bünyamin’in bilim dışı vaazlarını dinleyerek sıradanlaşamazdı. “Köyümüzün çiçekli bir deresi vardı,” diye sürdürdü Bünyamin, “Pınarları, kartalları bol olan bir dereydi. Köyümüzün genç sevgilileri hep o derede buluşurlardı. Birbirlerine çiçek verirlerdi. Pınar başlarında yan yana yatar, birbirlerine avuçlarıyla su içirir, böğürtlen yedirirlerdi. Bir gün o derede yalnız dolaşan, sevimli bir eşek buldum. Hayvana kanım kaynadı. Elin karısına kızına bakacağıma, dar dirlik içinde azap çekeceğime, sevgimdeki ateşi bu eşeğe vereyim dedim. Eşeği yakaladım, kekliklerin konduğu bir kayanın dibine çektim. Uzatmıyayım, hepinizin başından geçmiştir… Gayrete gelip, burçak burçak terlediğim bir anda, köyümüzün en güzel kızının ordan geçtiğini gördüm. O kız belki de dünyanın en güzel kızıydı. Eşek kızı görünce anırdı. Hayvan ne düşündüyse… Kız döndü baktı, hiç utanmadı, biraz düşündü, sırtındaki kuzukulak yemlik torbasını oraya indirdi. Yavaş yavaş geldi. Elinde bir demet çiçek vardı. Enlik otunun köküyle yanaklarını allandırmıştı. Ben hiç vaziyeti bozmadım. O dünya güzeli kız, elindeki çiçek demetini bana uzattı, ‘Bünyamin Bünyamin,’ dedi, ‘benim gibi güzel, namuslu bir kız varken, senin bu eşekle gerdeğe girmen doğru mu,’ dedi. Ben hiç vaziyeti bozmadım. Sırtım çımgıştı. ‘Git bacım git,’ dedim, ‘ben senin bildiğin erkeklerden değilim.’ Aynen böyle oldu. Yalanım varsa, oğlumun kızımın ölüsünü öpeyim.”Tacettin, kafasını kitaptan kaldırdı, gözlüğünü yamuk burnundan alnına doğru kaydırarak, Bünyamin’e baktı.“Şimdi biz burda bilimsel bir teoriyi mi dinlemiş olduk?”“Ya neyi dinlemiş oldun,” diye çıkıştı Bünyamin. “Düdük çalmadım, tabi ki teoriyi dinlemiş oldun. Yalnız benim teoriyi senin o dar kafan aldı mı almadı mı O’nu bilemem. Alsaydı, şimdiye kadar değişir, bir baltaya sap olurdun.”“Ben kafamı, uyduruk, ölü bir teorinin deposu haline getirmem.”“Benim teorim, gerçekle uyum halindedir,” diye üsteledi Bünyamin. “Gerçeğin ta kendisidir.”Sinirinden kaşları titremeye başladı Tacettin’in. Kendinden emin, kibirli bir havayla arkaya yaslandı:“Atma,” dedi. ”Hiçbir teori, gerçeğin ta kendisi olamaz. Gerçek, teoriye dönüştüğü an ölür. Maddenin baş döndürücü değişiminden dolayı, teori ile gerçeğin uyumu, birliği diye birşey yoktur. Gerçeğin devindirici ateşi teoriye dönüşse ne olur, hiç düşündün mü? Teorinin ateşi, gerçeğin yaşayan ateşinden daha yıkıcı olabilir mi?”Bünyamin, Tacettin’i anlayamamanın verdiği sakin bir iklimle, elinde buruşturduğu mendili açtı, burnunu güçlü bir şekilde üst üste iki kez sümkürdü.“Sohbetin tadını sağdan soldan devşirdiğin ekşi fikirlerle bozma Tacettin. Biz aynı memeyi emmiş iki emikdaş insan değiliz. Sen kökünü gösterirsin , ben göstermem. Ben istesem de gösteremem, çünkü köküm derinlerdedir. Sen çabuk kurursun, ama ben kurumam. Öyle değil mi Baba? Sözümde yalan varsa söyle.”Ne diyeceğimi şaşırdım. Kısa bir sessizlik oldu. Tacettin ile göz göze geldim. Bakışında, ‘Bünyamin’i destekleme sakın,’ havası vardı. “Birbirinizi kırmadan tartışın,” dedim. “Bu tartışmada beni kendi yanınıza çekmeye çalışmayın. İkinizi de severim. Tacettin hayatını felsefeye adamış sevdiğim bir arkadaştır. Türkiye’de yıllarca felsefe öğretmenliği yapmış, Avrupada tutunamamış bir insandır. Buraya geldiğinde, istese iş bulur, çalışır, bir dükkan sahibi olurdu. Ama yapmadı. Felsefe aşkını sürdürdü 20 yıl. Sana gelince, sen de sevdiğim bir arkadaşsın. 30 yıl işçilik yaptın. Çok acılar çektin. Hiç bir karşılık beklemeden çok emek verdin insanlara. Derneklerde yıllarca çalıştın.”“Bir dost bulamadım gün akşam oldu,” diye mırıldandı Bünyamin.Mırıldanışı duymazlıktan geldim. Evin çatı katında, birbirleriyle kavga eden possumların çıkardıkları garip seslerdeydi kulağım. “Dünya derin bir ekonomik krize girdi,” diye sürdürdüm. “Gazzede 400 çocuk katledildi, binlerce çocuk, şiddetli patlamalardan dolayı ruhsal sarsıntı geçirdi. Yaşadığımız kıtada sıcaklık 48 dereceye ulaştı ve ikiyüz insan ormanlarla birlikte yanarak can verdi. Yangın satte 100 kilo metrelik bir hızla yayıldı.”“Dün kahvedeyken haberlerde dinledim,” diye sözümü kesti Bünyamin. “Amerikada kocasız bir kadın, bankadan aldığı bir damla dölle (kimin dölüyse) döllenmiş, dokuz ay sonra bir çırpıda 8 çocuk doğurmuş. İngilterede on üç yaşında bir çocuk da baba olmuş. Bu yangınlara gelince, bu yangınlar sırasında bir kadın, Wombat inine girmiş, alevler üzerinden geçip gitmiş, kadın kurtulmuş. Yananların bir kısmı evlerini kurtarmak için kaçmamış. Halbu ki, ağaç devrileceği zaman maymunlar kaçar. Bahçesinin sınırında, yanarak kömürleşmiş, dimdik ayakta duran bir adam bulmuşlar.”“Bunları anormal şeylermiş gibi anlatmayın,” dedi Tacettin. “Gezegenimiz, evrenle birlikte, içten içe patlayarak değişime uğruyor. Gelecekte parçalanarak, toz zerrecikleri halinde uzaya dağılacak. Maddenin iç dünyasına bakın, ruhunu tanıyın biraz. Madde sonsuza kadar bölünür. Sınır diye bir şey yoktur. Sonsuz diye bir kelime çıkarmışlar ki, sınırı çağrıştırır. Sonsuz diye bir şey yoktur.”“Saçmaladın gene Tacettin,” diye suratını astı Bünyamin. “Avrupa’da sen kaç ülkede iltica ettin? Kaç ülkenin geceleyin sınırını geçtin? Çıngıraklı teke gibi gezdin. Her yerde de yakayı ele verdin. Bu dünyada sınırdan en çok söz eden, sınırların kalkmasını en çok isteyen adam sensin. Şimdi de kalkmış, sınır yok diyorsun. İçin dışın sınıra kesmiş, haberin yok.”“İnsanın yarattığı kavramlarla konuşma, hayatın görünmeyen, değişken, çılgın diliyle konuş.”“Bana ne hayatın dilinden,” diye sesini yükseltti Bünyamin. “Benim kendi dilim, kendi kişiliğim yok mu? İtin bile bir dili, bir kişiliği var. Tutturmuşsun ‘hayat’ diye. Hayat dediğin ne ki? Ağaçtır, taştır, insandır, kuştur. Bilir bilmez konuşuyorsun. Ağzından çıkanı, kendi beynin anlamıyor. Sözünü önce kendine anlat, anlıyorsan söyle, inansınlar; anlamıyorsan, söyleme, sus, seni adam sansınlar.”Kendini anlatamamanın acizliği ile küçümseme duygusu, Tacettin’in yüz hatlarında kederli bir tevekküle dönüşmüştü. En büyük acıyı, söylenen her sözü, basitliğine, yüzeyselliğine, sıradanlığına aldırmadan, ciddiye alarak çekiyordu.“Sen insanı, insanın yarattığı tarih düzleminde ele alıyorsun,” diye söze girdi yeniden. “Ben ise insanı, evrenin, patlamalarla genişleyen, helezonik baş döndürücü değişim süreci içinde ele alıyorum. İçeriğe karşı biçime sarılıyorsun. Maddeye karşı ruha, sonluya karşı sonsuza sarılıyorsun. Mutlak ve düalist bir duruşa sahipsin. ”“Neye sahip olursam olayım, insan seni anlamıyor. Kör atın kör nalbantısın. Gözün körse, aklın da mı kör. Aklınla gör, elinle işle ki, insan seni anlasın.”Kitabı kapadı, cebine soktu Tacettin. Tartıştığı her insanı cepheye alan, onunla kıyasıya çatışan, onu yeni çelişkilerle donatıp sorun haline getiren bir insan olduğu için, ağzından çıkanları kaçırmadan dinlemeye, anlamaya çalışıyordum.“Benim meselem, insanın beni anlayıp anlamaması değil. Ben insanı merkeze alacak kadar cahil birisi değilim. İnsan, evrenin sayısız biçim ve özdeki organik varlıklarından sadece bir tanesidir. Ölünce değişime uğrar, yokolmaz. Ben, zerrecikte, yani durmaksızın, patlayarak parçalanan maddede cereyan eden kıyametin doğasını, cinnet yasasını anlamaya çalışıyorum. Ben, insan merkezci değilim. Merkez diye bir şeyi tanımam.”“Ben de tanımam,” diye çıkıştı Bünyamin. “Karım benim merkezimdi, bak, terkettim geldim. Sen hayatta evlenmemişsin, merkezin ne olduğunu bilmezsin. Merkezi ağzına alma. Rahmetli babam, nur içinde yatsın, ‘Oğlum iki şeyden uzak dur,’ derdi bana, ‘ağır attan, mırmır avrattan.’ Tutturmuşsun bir ‘merkez’ diye. Merkez de neymiş. Bu dünyada, bağlandığı kazığını seven, zincirini seven bir köpek göster bana. Gösteremezsin.”Birden, fena halde acıktığımı farkettim. İçimden, ‘halının tozu biter, delinin sözü bitmez,’ diyerek kalkıp mutfağa geçtim. Su kaynatıp tencereye koydum. İçine yarım kilo makarna attım. Makarna kaynarken patatesleri soydum, ikiye üçe kesip fokurdayan suya attım. Bu benim sık sık yaptığım bir yemekti. Deliler ve komşunun iki kedisi benim eve tok gelmezlerdi. Tacettin hayatını, ev ev dolaşıp, okuduğu kitapları tartışmak üzerine kurmuştu. Evrenin görünmeyen, gizli sorunlarıyla uğraştığı için alış veriş ve mutfak işlerine zaman ayıramıyor, acıkınca bana geliyordu. Zaten birisi bir yerde bir deli görse, bana sormadan benim evin yolunu gösteriyordu. Son altı yılda delilerin sayısında ciddi bir artış olduğu için, Melbourne’deki hastahanelerin bünyelerinde bunlar için koğuşlar açılmış, bu süre içinde gitmediğim deli koğuşu kalmamıştı. Bu durum, bende de bir saplantıya yol açmıştı. Tanımadığım bir deliyle konuştuğumda, gözlerinin ve sözlerinin içine bakıyordum. Psikotik ve nevrotik durumlarını gözlemleyerek, onun ait olduğu hastalık türünü (bipolar, paranoid, şizofren, panik, manik vs.) tesbit etmeye çalışıyordum. Sonunda kendimce bir tesbit yapıyor, bu sefer tesbitimin isabetli olup olmadığını öğrenme çabası içine giriyordum. Unutkanlığım, iç seslerim ve kendi kendime konuşmalarım da artmıştı.Makarna, salça ve patates kargaşasından oluşan yemeği hazırlayıp, delileri sofraya çağırdım. Tartışa tartışa gelip her zamanki yerlerini aldılar. Bünyamin’in insana ve insanın kurtuluşuna dair söylediği kaba fikirleri, deminden beri burnunun ucuyla dinleyen Tacettin, çatalı makarna tepeciğine daldırırken:“Söylediklerinin, bilimle yakından uzaktan hiçbir alakası yoktur,” diye mırıldandı. “Hayat her şeyi gösterdi, teoriyi de gösterdi. Teori, gerçekleşmesi mümkün olan ama yürümesi mümkün olmayan bir devrimi, yaratıcılarına yıktırdı ve yıkıntı karşısında çaresiz kaldı.” Avurdunu doldurdu, aç bir kaz gibi yuttu lokmayı. Çatalını ikinci kez makarnaya daldırırken, yanmış kütüğü andıran kellesini hafif kaldırıp Bünyamin’e baktı. “Sen, kendi aklının ışığında oturan bir adama benziyorsun, ama gerçekte öyle değilsin. Hayatın ateşli yargısından, içgüdüsünden, ihtimallerinden korkan bir adamsın. Sıradan ve sakin ayrıntılardan sadaka dileniyorsun. Başdöndürücü, sonsuz değişime saygılı ol, biraz onu yaşamaya çalış.”Aklı dilenme ve sadaka sözcüğüne takılan Bünyamin, elinin tersiyle ağzının yağını sildi, kulplu bardağından bir yudum su aldı:“Zırzoplaşma,” dedi haşin bir sesle. “Ben emekçi bir aileden gelmeyim. Benim köküm gider, Pir Sultan’a kadar dayanır. Benim ailem, sadaka almaz, sadaka verir. Tamam mı? Biz bir yoksulu gördük mü, yoksullaşır, ağlarız. Ağladığımız zaman da gözümüzden gönül suyu dökülür. Sen kimsin? Tanımayan biri, cevahir yumurtlayan, zeki zeyrek bir adam sanır seni, ama değilsin. Biri konuştu mu, hırkayı başına çekiyorsun, dinlemiyorsun. Kimsin sen? Marifetin ne? Kazıktan boşanmış katır misali ipini sürüyüp, ev ev gezmekten, kırk kapının ipini çekmekten başka bir marifetin var mı?”“Arkadaşlar yine birbirinizi suçlamaya başladınız, sakin olun, yemeğinizi yiyin,” diye araya girdim.“Söyle Baba, hava atmasın bize bu adam. Kimdir bu adam? Cim karnında bir nokta. Nedir bu? Nerden gelmiş? Kimdir bu? Konuştuğu zaman derisine sığmıyor. Ne bu yaa..? Ağzından çıkan sözü kulağı duymuyor. O sözün bir dirhemini kendisi yese kudurur.”“Sakin ol Bünyamin, inandığı bir görüşü söyledi, ne var bunda.”“Ne görüşü Baba yaaa… Kaşla göz arasında ailemi dilenci etti. Dilenci kendisidir. Dilencinin de en adisidir. Hıyar versem eğri diye beğenmez.”Kahvede, ondan bundan sıgara aldığı için dilenci diye horlandığını biliyor, tepkisinin şiddetini anlıyordum. Yumuşatma ihtiyacını duydum.“Teşbihte hata olmaz, Bünyamin. Kaldı ki, dilenci de yoksul bir insandır. Emekçi bir insan olarak bu kadar kızmaman gerekiyor.”“Demem o değil Baba yaaa.. Sen de hem nalına hem mıhına vuruyorsun.” Ayağa kalktı. “Hata bende ki bu eve geliyorum.”“Meseleyi büyütme Bünyamin, otur yemeğini ye,” dedim.Elindeki çatalı masaya attı. Hiçbir şey söylemeden kapıyı çarpıp çıktı. Merdivenleri inerken sesi geliyordu:“Tartışan iki kişinin arasında oturmuş, hamam anası gibi konuşuyor. Böyle yerlere geleceğime, düdük gibi ortada kalırım, daha iyi.”