Devlet Ve Filozoflar

Her filozof bir devlettir; bilgisiyle ezer ve devlet olmak ister. Platon, antik bir devlettir. Ruhunu, yarattığı kendi teorik devletinin ruhu haline getirmiştir. Üç sacayağı, bilgi, ün ve para üzerine oturan bu devletin yöneticisi, filozoftur. Bilgisini, kişiliğini ve görkemli egosunu bu cihaz içinde gerçekleştirir. Yasa yapar ve uygular. Yaptığı yasa, “güçsüz ve çiğneniyorsa” yıkılacağından korkar; yok eğer, filozofun yaptığı yasa, filozofun üstündeyse, ve filozof o yasanın bendesiyse, devlet, dimdik ayakta kalır ve “Tanrıların kentlere verdiği tüm nimetlere kavuşur.”Platon’un şairlerden, ince duygulardan ari devleti, bu haliyle, Ortaçağlı Augustinus’un idealize ettiği, temiz, Tanrısal, gökyüzü devletine değil, kirli, dünyevi devletine benziyor. İncelmiş, hümanist duygulara, ya da dinin derin, insani yanlarına sahip olan sağlam kişilikler, dünyevi devletin gözeneklerinden kan ve yalan sızan ürkütücü cihazıyla yüz yüze geldiklerinde, Aquino’lu Thomas gibi vicdanlarıyla baş başa kalıyor ve bir çıkış yolu olarak, dünyevi devletin, gökyüzündeki kutsal devletin bir kopyası olması gerektiğini söylüyorlar. Bu durum tabii, insanın idealize edip gökyüzüne sürdüğü yeryüzü gerçeklerine ne kadar yabancılaştığını gösteriyor.Devletin özüne, görünen ve görünmeyen yüzüne, tarihte ilk ışık tutan siyaset filozofu, Machiavelli’dir. Dinden ve ahlaktan ayrılan, amacına ulaşmak için her şeyi mübah gören bir devlet. Skolastik sislerinden, kişi ve kilise ahlakından arınmış; iyi mi kötü mü diye sormayan, gerçek mi, değil mi diye soran bir devlet. Gökyüzü devletinin hükümranlığını kabul etmeyen, kendi mantığını yeryüzüne dayatan, kudretli, bağımsız bir devlet. Machiavelli’den sonraki siyaset filozoflarının, komünist ve anarşist filozoflar hariç, Machiavelist devlete, hiçbir yıkıcı eleştiri ve itirazı olmamıştır. Machiavelli gibi Tanrısal devletin dünyevileştirilmesini savunan Jean Bodin, dünyevileşen, bağımsız devleti, “Tanrıdan sonra, herşeyimizi kendisine borçlu bulunduğumuz varlık” olarak değerlendirir. İlkel komünal çağın, devletsiz, doğal eşitlikçi toplumunu cehennem hayatı olarak niteleyen Thomas Hobbes, özgürlüğü halktan alır, devlete ve devleti yönetenlere verir. Kralın kellesini götüren Oliver Cromwell’in önderliğindeki büyük İngiliz devrimine tanık olduğu için anarşiden korkar, insana güvenmez. Ona göre insanda rekabet duygusu, güvensizlik, şan ve şeref var. Bunları ceza tehditiyle korku içinde tutacak, yasalara uymaya zorlayacak bir ejderha şarttır.18. yüzyıla geldiğimizde, Fransız aydınlanması ve devriminden dolayı ferahlar gibi oluruz biraz. Tabii, bu çağın en büyük filozofları da devletçidir. Bunların içinde, devletçi olmasına rağmen, yine en insaflıları Rousseau’dur. “Yönetim işi tüm halka ya da halkın büyük bir bölümüne bırakılabilir;” der; “öyle ki, yönetici yurttaşların sayısı, sıradan yurttaşlardan fazladır.” Doğal özgürlüğünü yitiren, ezilmiş insana, “medeni” özgürlüğünü böyle vermeye çalışıyor Rousseau.Kim ne derse desin, antik, skolastik veya modern biçimlerde ortaya çıkan ve günümüze kadar gelen, insanı cüceleştiren ve insana, sahte bütün değerlerini ve sahte gücünü veren büyük tarihsel devletin üç temel filozofik ayağı vardır: Platon, Machiavelli ve Hegel. Hegel’in büyüklüğü, devleti, bilimsel temellerine oturtarak yüceltmesinde değil, insanın içindeki gizli devleti keşfetmesindedir. Ona göre devlet, “örf ve adetlerde dolaysız olarak, bireyin kendilik bilincinde, bilgisinde ve faaliyetinde dolaylı olarak mevcuttur. Buna karşılık, birey de devlet de, kendi öz mahiyetine, gayesine ve faaliyetinin bir ürününe bağlanır gibi bağlanarak, onda kendi cevhersel özgürlüğünü bulur.”Marks’ın ve Engels’in, gençlik yıllarında Hegel’e hayranlık duyan bu iki komünist filozofun, modern komünizmin kurucularının, devlet sorununda, Hegel’den ne ölçüde kopup kopmadıkları merak konusudur. İşçi devrimlerinin, merkezi, güçlü devletlerle sonuçlanması, toplumun topyekûn devletleşmesi ve topyekûn, kapitalizme doğru yıkılması, bu merakı derinleştiriyor.Her aile, küçük bir devlettir ve orda yetişen her insan, yaşam tarzı, davranışları, hırsları, iç dünyasıyla, iki ayaklı bir devlet haline gelir. Aristoteles’in ve benzeri filozofların, aileyi, toplumun ve devletin oluşumu için ilk hareket noktası olarak görmesi boşuna değildir. Birey olarak, devletiz. Devrimciyiz ve devrimimiz, devlete doğrudur. Ve bu muhteşem durumumuzdan pek şikayetçi de değiliz.