Çar Yıkıldı Yaşasın Çar

Dün sabah kalkayım dedim kalkamadım. Nüksetmiş bir bel ağrısı çiviledi beni yatağıma. Haberlere bakacaktım. Sınırlarını düşmanlıkları üzerinden çizen yığınların öfkelerine yani. Haddinden fazla duygu çeşnisi ve farklılık üreten, kendi içinde kendine karşı büyüyen, dışa doğru açıldıkça korkutan mahşeri kaynaşmaları izlemek bana iyi geliyor. İlletlerimden kurtulmuş gibi oluyorum. Yıkıcılığın yolları Arap saçı gibi karışıktır. Hafızasız kitle, ayaklandığında, yol ne kadar karışık olursa olsun, onu bulacak derecede güçlü bir topoğrafik hafızaya kavuşur.  Ayağa kalkmış ölüleri seyretmek güzel oluyor. Mezar karanlığındayım. Çürümüş, radyasyona düşmüş bir Japon cesetiyim. Karyolamın altında, rihter ölçeğiyle dokuzluk bir çatlak. O çatlaktan bakıyorum hayalimin ekranında kaynaşan yıkıcılar topluluğuna. Işığa açılmış kocaman bir pencereden bakar gibi bakıyorum. Bu kitle, bu azgın kitle, sıradan bir çiçek gibi, varoluşun, kaygısız, derin uhrevi rehaveti içinde, kendi saf, mütevekkil benliğine, doğallığına, olumsallığına sığınmıştı. İçerik gibi gereksiz bir ağırlığa ya da ateşli bir öze sahip olmadığı için, hiçbir kıpırtıda kendisini tanıma ihtiyacını duymuyor, fermanlara, buyruklara karşı diretmiyor, diretince başka bir şey olacağından korkuyordu. Borsaların, dev tekellerin, dünyayı dolaşan büyük kara paranın kriz düdüğü, İsrafilinki gibi ötmeye başlayınca ayağa kalktılar. Kim ne derse desin, kaos ve agnozi sisleri içinde yükselen müzikal duygu yıkıcıdır. İnsanı belirsizliğinden çıkarır, ona, etrafını saran eşyalarla, küllenmiş, örtbas edilmiş acılarla anısal ve duygusal bağlar kurdurur, insanileştirir onu.     Bunların, bu yıkıcılar topluluğunun, eninde sonunda, ‘efendi kültü’ne teslim olacaklarını, yani eski efendiyi yıkıp, yerine ondan daha “iyi” bir efendi getireceklerini biliyorum. Rus steplerinde ayaklanan onbinlerce serfin büyük lideri Pugaçev bile “gerçek Çar benim, diğeri düzmecedir,” diyordu. Olsun. Tarihin, tarihi ilerleten bu komedisi hoşuma gidiyor: Çar yıkıldı, yaşasın Çar!    İki gün once Kaddafi’yi izledim; gülden dikene düşmüş takatsiz bülbül gibi öteceğini sanıyordum, baktım adam canlanmış. Yüzünü saran Zebani karartıların yerini, melek-sıfat ışıltılar almış. “Bu adam değişip böyle mi oldu, yoksa bana mı öyle görünüyor?” dedim kendi kendime. Emperyalist saldırı karşısında savunma pozisyonuna geçen Kaddafi’ye karşı içimde bir acıma duygusu oluştu. Ama adam ve dayandığı çöl oligarşisi, bir zamanların Çan Kay şek’i gibi zalimdir. “Ülkemiz emperyalist bir saldırıyla karşı karşıyadır, bana karşı ayaklananların varlığını meşru görüyor ve tüm ulusun birlikte direnişi için çekiliyor, bir nefer olarak bu ulusal direnişte yerimi alıyorum,” demeyi aklının ucundan bile geçirmiyor. Aksine, iç çatışmayı şiddetlendiriyor, emperyalistlerle aynı kaba koyduğu isyancı güçleri bir an önce yoketmeye çalışıyor. Herhangi bir işgale karşı çıkan isyancılar ise, sıkıştıkları, ve de ölüm kalım mücadelesi verdikleri için, nereden gelirse gelsin, işgalsiz bir askeri desteği, hararetle alkışlıyorlar. Denize düşenin, yılana sarılmasını andırıyor bunların durumu.    Ben hiç böyle bir isyan ve böyle bir savaş da görmedim. İsyancılar, sivil arabaların üzerinde ve çölü kateden asvalt bir yolda, düğün alayı gibi gidip geliyorlar. Gökte uçak yok, kafası esen, namlusunu arşı alaya dikip bol bol mermi yakıyor. Politikadan hiç anlamayan ve konuşmalardan ziyade görüntüleri dikkate alan, görselleşmiş, saf bir bayan konuğum, “bunlar gelin getirmeye mi gidiyorlar?” diye sordu bana. “Vala,” dedim, “gelini getirmeye çalışıyorlar, ama gelin gelmiyor.” Bu devrimin politikasında, sınıf önderliğinden, bilinç yoksunluğundan ve işsizlerin yoğun katılımından beslenen ciddi zaaflar var.    İkili politika, bana doğru gibi geliyor:    Emperyalist müdahaleye karşı tüm Libya ulusu ile birlikte; Kaddafi’ye karşı devrimle birlikte.