Kim Haklı

Araplar bu kez karanlığa dalgalar halinde lambalarıyla girdiler. Küresel krizin ve iletişim teknolojisinin doğurduğu kollektif bilinç, sıradan bireysel bilinci ayağa kaldırarak dünyanın dikkat merkezine dikti. Sebeplerin, illetlerin, zilletlerin ve de killetlerin zincirlerinden kurtularak sokaklara çıkan yığınları dünya seyretmek ve dinlemek zorunda kaldı. İş ciddiydi, rüyalar, gayb aleminin ya da binbir gece masallarının hazinelerinden şehir meydanlarına açılmıştı. Fitneyi, helâkı, mekri sezen, büyük kalabalıklar, kendilerini ezen diktatörleri, alt edebileceklerini şeytani bir zekâ ile sezmeye başlamışlardı. Mafsalları birbirinden ayrılmış, duyguları parçalanarak köleleştirilmiş, hayat sahrası karartılmış insancıklar, Adem Aleyhisellam gibi Dar-ı Selamda daimi kalacağını sanan sabitlerin koltuklarını sallıyorlardı. Dünya hayretler içindeydi. Yıkayıcının elindeki meyit, canlanmış, ayağa kalkmıştı. Gelgelelim ki bir yığın “ileri” insan, hala bu durumu kavramakta güçlük çekiyor. “Bunun arkasında kim var, bundan ne çıkar?” diye sorup duruyor. Hayat bize, “Kim varsa var, bundan ne çıkarsa çıksın, ben, ‘velâyet halini sezdim, hakikate erdim!’ diye bağırarak, devletle çatışan kalabalıklara bakarım!” diye bağırmasına rağmen… Bana öyle geliyor ki bunlar, sabrını şükürle değil, isyanla noktalayan ve kendini ezen güçlerle çatışan halkın derinliğine pek bakmıyorlar. Hâl ve makam sahiplerinin koltuklarındaki titremenin derecesine bakmıyorlar. Bir ölü, dini ve cemaatı şaşırtacak bir şekilde musalla taşından cılcıbıldak dirilip ayağa kalkmış mı kalkmamış mı ben buna bakarım. Ayrıyeten, bu tip mucizeleri de severim. Bu ölüyü ayağa imamın duası mı kaldırdı, şeytanın şerri mi? Buna da bakarım, ama bilahare. Yaşlılık dönemimin bir eğilimi midir bu, bilemem. Garip bir yıkıcılık eğilimi. Aslında garip de değil. Her şeyi yıkan hayatın mizacına uygun bir eğilim. Devletlere, devletler gibi katı ve dimdik duran insanlara, eşyalara, düşüncelere karşı bir yıkıcılık. Şehir meydanlarına dikilen, taştan, betondan, bronz veya demirden şefleri (sıradan insanları değil, zaten böylelerinin heykellerini de dikmezler) görünce huzuru kaçıyor insanın. Devletli hiçbir sisteme ısınamıyor insan. Ayağa kalkanlara kayıyor bakışları. Diyelim ki bir yerde Proletarya diktatörlüğü var ve milyonlar bu diktatörlüğe karşı bir kıvılcımla ayağa kalkmışlar. Toplum, proletarya diktatörlüğünün pek muhterem hâl ve makam sahipleriyle (parti, ordu, kızıl bürokrasi) asi milyonlar şeklinde ikiye bölünmüş. Hiç tereddütsüz, milyonların safına geçiyor insan. Şükür yolunda değil, şirk yolunda yürümek rahatlatıyor onu. Bütünün içindeki parçalara, tek tek olgulara bakıyor. Doğru mu, değil mi? Parçadaki doğru, bütüne ya da temel prensiplere ters düşse de, o doğru, çekiyor insanı. Dar pratiğin, dar kafalı adamı diyebiliriz böyle bir insana; ama bir anlam ifade etmiyor bu. Düşünüyorum da, Cumhuriyetçi Kemal’e karşı şeriatçı Şeyh Sait’i; İngiliz Kralına karşı, Emir Emenullah Han’ı, Sovyetlere karşı Mücahitleri, Amerikancı Şah’a karşı Humeyni’yi, Bush’a karşı İmam Ömer’i destekledim. Bunların görüşlerini mi? Hayır. Bunların önderlik ettikleri hareketin haklılığını… “Hangisi modern, hangisi geri?” sorusunu sormadım hiç.  Tavrımı, haklı olandan yana koydum galiba. Ben bu kafayla 150 yıl yaşasaydım, tavrımı Lenin ve Troçkiye karşı, Kronstadlıllardan; Stalin’e karşı, Kırım, Kafkas ve Orta Asya halklarından; Mao’ya karşı, Tibet ve Uygur halklarından yana kordum. Hiçbir kutsal ilkeden korkmamak; “ileri ile geri” arasındaki savaşa bakarken, tayin edici ilk soruyu,“Kim haklı?” sorusunu sormak, haklıyı desteklemek. Matem karanlığı ya da iğfal edilmiş ürkütücü bir boşluk gibi görünen, ama kendisini kolektif bir çabayla aşarak ve de çoğaltarak cömertçe geri veren büyük uğultuları anlamak. Mesele budur