İBLİS

Ateşin kıyısında durdu, kendi dibini oyan ve mahşeri bir uğultuyla kaynayan insan karanlığına baktı. “Sadece ezilenlere değil, ezenlere de özgürlük,” diye iç geçirdi. İnsan karanlığında habis ışıltılarla parlayan ve henüz görünmeyen devrimin çapını merak etti. Özgürlük ve zorunluluk prangasını aşar gibi oldu. Diyalektiğin yasaları dahil, hiçbir şeyi kalıcı kılmayan, her şeyi değiştiren zamanın yıkıcı soluğunu alnında hissederek yürüdü. Duragan, kutsal mantıklar, mihraplar, altın kalıplar, ideolojiler, bilimsel bulgular, teknolojiler, dinler, müderrisler, alimler mezarlığından geçerken durdu, “işte,” dedi, “zamanın sonsuz sayıdaki mezbelelerinden biri.”     Geçmişin ve geleceğin mezbelelerinden çıkıp, yaşayan şehir meydanına, parçalanan dünyanın özetine, sanatın, estetik dokunun, içkinliğin zeminine, çoğalmaya, kalıtım ve çeşitlilik curcunasına, birbirine benzer gibi görünen ama özdeş olmayan ses anaforuna, bitip tükenmez mitik arayışın son durağına doğru yürüdü. Ön safları, Mina’da kendisini taşlayan imamlar, küçük esnaflar, işçiler, işsizler, sokak çocukları, paranoid-şizoit şiddet müptelaları tutmuştu. Onların sağ cenahında, yabani arpa ve meyve toplayıcılığından yerleşik tarıma geçen ve oradan da şehre savrulan deve huylu aç bedeviler yer almıştı. Daha arkaları yaşlılar ve bakışları, yaşam duyarlılığının odağına oturan o güzelim Nil mavisiyle büyülenmiş, çığlık olmuş çarşaflı kadınlar işgal etmişti. “Hayret, beni gördükleri halde bana taş atmıyorlar,” diye iç geçirirken, karşıda barikat kuran demir kıtaları süzdü. Eğildi, ateş gibi harlanmış bir taş aldı yerden. Taşı tanıdı. Kendisine çok önceleri atılan bir taş olduğu için şeytani ışıltılar içindeydi. Bekledi. Bir kez daha süzdü barikatı. Belki, barikatın bu tarafına geçenler olur umuduyla, “Heeey sizler, üniformalı yıkıcılar, gelin katılın bize, önümüz açılsın!” diye bağırdı. Ses barikata çarptı, barikat tınmadı. Taşı, binalara, bankalara, sigorta şirketlerine, mağazalara, yani yıkıcıların şekillenmiş, şehir olmuş emeğine doğru değil, tarafların birbirlerini yenemediği, kasırganın kör düğüme dönüştüğü yere, barikata, demir kıtalara doğru fırlattı.     “Kararan, bocalayan hayata karşı tek çıkış, bu taş ve bu taşın düştüğü yerde yükselen bu alevlerdir,” diye mırıldandı. Zorunluluğun bastırılmış bilinciyle, ve çılgın bir zeka ve cüret ışıltısıyla barikata yüklenen yığınları seyre koyuldu. Her bireyin ruhunun, toplumsal hayatın ruhu tarafından işgal edildiğini, yeni bir var oluş biçimini talep eden bu saldırının biraz da bu işgalden kaynaklandığını düşündü. İnancından, tevekkül ve mistik kaderinden uzaklaştıkça özüne daha çok yaklaşan, çıplak bir derviş topluluğuyla karşılaştı, meydanın doğusunda. İbni Sina’nın yakın arkadaşı Abu Sait’i gördü. Adam, meydandaki isyana, isyanın açlığına, isyanın ceplerde taşınan örgütüne, yani mobil telefonlarına, leptoplarına, facebooklarına, twitterlerine, çıktığı mezarın deliğinden bakar gibi bakıyordu. İblis’i görünce yanına yaklaştı, “beni iyi dinle,” diye fısıldandı. “Camiler yerle bir edilmedikçe, dervişlerin işi tamamlanmış olmayacaktır. İnanç ile inançsızlık tümüyle birbirine benzemediği sürece, hiçbir insan, gerçek Müslüman olmayacaktır.” Fikrin deruni dilini, marazi mahiyetini anında kavrayan İblis, “Sakın,” dedi, “kimse duymasın. Parçalarını yan yana koyarak birleştiren bir birlik anlayışından nefret eden bir ateş olmama rağmen, bu meydanı dolduran ve kendini kendisine karşı gerçekleştirmeye çalışan parçalı insanlara ısındım. Bana her an lanet okumalarına rağmen, meydanı dolduran müminlere ısındım.”     Saraydan yayılan ses, meydanı dolduran yıkıcılara, onu hedef olarak gösteriyordu:     “İblis içinizde. Ateşten yaratıldığı için içinizdeki ateşe yaklaşıyor, ateşi harlandırıyor, ateşle oynuyor. O ateş gibi oynaktır. Onun yeri yurdu, makamı, devleti, bayrağı, inancı yoktur. Kışkırtmak, hareket etmek, yıkmak, kadim mesleğidir onun. Siz ise topraktan yaratıldınız, sakin ve yerleşiksiniz. Bire bin verirsiniz ve sormazsınız. Mayanız, Enbiyâ Suresi’nin 23. Âyetinden alınmadır: “Lâ-yüs’elü ammm’a yef’al” (Allah’a yaptıklarından soru sorulmaz). Meydandan çekilin. Aslınıza rücu edin.”     İblis, saraydan yayılan sesi dinlerken, meydanın merkezine,  çatışmalara, yükselen alevlere, kahramanlık nağralarına, kılıç, satır, namlu ve cembiye alazlarına doğru yürüdü. Yeşil, Rahmani dumanların, tekbirlerin, duaların zora soktuğu,  değişime zorladığı Tarih’le karşılaştı. Yüzü, inanma korkusuyla yaşayanların yarattıkları alevlerin izleriyle şahrem şahrem çatlamış, kızarmıştı. Teselli arayan, hodbin bir sesle, “Bu parçalanmış masallar, birbirini doğuran imajlar, şekiller, imgeler ve manalar mezarlığının, böylesine ayağa kalkacağını, varlığını ateş gibi izhar edeceğini hiç beklemiyordum. Meydanın lafzına değil, özüne kulak verdiğimde, kurulu sistemler tarafından mumyalandığımı, mermer bir lâhite konulmuş olduğumu anladım.”     İblis, dipsiz, uğultulu, karmaşık düşüncelerle Nil’i geçip, tüfek seslerinin ve yangın alazlarının geldiği Sahra’nın en çorak yerine, Ömer Muhtar’ın ayağa kalkan tarihine doğru yürüdü. Sistemlere dahil olmadan, ateş ve yıkım çizgisinde ilerleyerek Sahra sınırına yaklaştı. Akıldan, ruhtan, özden, bedenden ve varoluş endişesinden ari bir iklimle göğün sınırsız maviliğine dikti bakışlarını, “İnsan,” diye mırıldandı, “bu toprakların insanı, nasıl olduysa yaşamın kaynayan kum deryasında, bir kum zerreciği olduğunu anımsadı. Ayağa kalkıp, ateşi harlandırınca, bu kum deryasının kaynayan ruhu, insanın ruhu haline geldi. Şimdi bu ruh, kaynayan bu kum deryasına hakim olmaya çalışıyor.”