DEVLET DEVRİMİNDEN DEVLETE KARŞI BİR DEVRİME

Yapıları ya da biçimleri ister aristokratik, teokratik, ister faşist, demokratik ya da sosyalist olsun, bütün devletler, düzeni ve sükûneti severler. Sükûnet, bunlar için güvenliğin ön şartıdır. Her devlet, yönettiği yöneticisine şunu telkin eder: Kitleye dikkat et, baskıyı gevşetme. Kitle, tip tip düşüncelerden, örgütlerden, oluşan habis bir anarşi yuvasıdır. Kendi yasalarını hatırlat, dayat, uygulat.    Genel olarak, toplumun o anki iradesi ve en can alıcı çelişkileri şu veya bu ölçüde devlette yankısını bulur. İster sömürücü sınıflar, isterse sömüren ve sömürülen sınıflar arasında olsun, devlet uzlaşmaz sınıf karşıtlığının bir ürünüdür. Sınıfın sınıf üzerindeki diktatörlüğünün temel aracıdır. Sınıfların işi, sınıflı toplumun iktidar aracı olan devlet iktidarını ele geçirmektir. O, silahlı, bürokratik bir mülktür, mülkiyeti korur, onun sürekliliğini sağlar. Devlet, yıkılan eski sosyalist toplumlarda olduğu gibi mülk dünyasına tamamen egemen olduğunda, yani kendisini toplum adına, mülkiyetin biricik sahibi ilan ettiğinde, yani sadece bekçi değil, patron da olduğunda, gücünün doruğuna erişir. Mülkünü kaybedip de devletin baskısı altına giren mülk sahiplerinin bir bölümü devletin içinde yer alma çabası içine girerlerken (çünkü kaybedilen mülkiyet ve iktidar oradadır.) bir bölümü de cepheden mücadeleye geçer. Mülk sahiplerinin bu çabalarından daha dikkate değer bir başka gelişme daha vardır ki, o da mülk sahibi ve mülk koruyucusu olan devletin, kendi kademelerinde çalışan, özel mülk düşmanı memurları biçimlendirmesi, dönüştürmesi, yani kendi ruhuna uygun yeni sınıfları üretmesidir. Mülkiyeti yönetenler, mülkiyet tarafından yönetilirler. Komünistler bürokratlaşır, bürokrat burjuva haline gelirler. Bunlar da halkın derin homurtusu ve muhalefeti karşısında, sosyal maskeli faşistler olarak çıkarlar tarih sahnesine.    Tüm toplumun mülküne, toplum adına el koyan devletin, yani derinlemesine merkezileşmiş, muazzam bürokratik, militer bir mülk dünyasının, kendi kızıl yöneticilerini, memurlarını ne şekilde dönüştürdüğü sorunu, ayrı bir inceleme konusudur. Devletin ideolojik, siyasal, sosyal ve ekonomik işleyişini, bu işleyişin, insan kafası ve ruhu üzerindeki etkilerini incelemeyi, çözümlemeyi gerektiriyor. Tabi sadece bunu da değil, mülk dünyasının bağrından gelen, ona sahip olamayan ve onun tarafından ezilen, sonunda onu yıkmaya kalkışan, yıkan ve onu toplum adına devlet mülküne dönüştürerek bu mülkün yöneticisi haline gelen insanı da çözümlemek gerekiyor.    Şimdiye kadarki tüm devrimler, devleti olduğu gibi veya yıkarak ele geçirme esası üzerinde gerçekleşti ve tümü istisnasız devlet tarafından terbiye edildi. Bunların tümünü, devlet iktidarını ele geçirme ve devletle iş görme anlamında devlet devrimleri diye niteleyebiliriz. Devlet bürokrasileri, devlet orduları, devlet polisleri, devlet istihbarat örgütleri ve envai çeşit devlet kuruluşları. Hayat önümüze iki soru sürüyor: Devlete karşı devlet devrimleri mi, yoksa devlete karşı devrimler mi?    Geleceğin yeni devrimleri, ekonomik güçlüklerden, darlıktan, insanın siyasal, kültürel ve sosyal geriliğinden, yönetilme ihtiyacını bir kült haline getirmiş olmasından, tarihsel olarak devletsiz modern toplum tecrübesinin yokluğundan ve benzeri nedenlerden dolayı, devleti tamamen ortadan kaldırmayı göze alamayabilirler. Ama yeni devrimler, devletin görevlerini halka devretmenin, onu hiç değilse cüceleştirmenin esaslarını, programlarını yaratmak, bu anlamda, devrimi, devlete karşı bir devlet devriminden, devlete karşı bir devrime dönüştürme göreviyle karşı karşıyalar. Biz Komünistler bugün buna hazır mıyız? Ne ideolojik, ne politik, ne de örgütsel olarak buna hazır değiliz. Biz, tarihin dağıttığı bir düşü, eski devletin yerine yeni bir devlet, kara devletin yerine kızıl bir devlet kurmanın düşünü görüyoruz hala. Onlar bizleri eziyorlar, bizler de onları ezeceğiz. Özel mülkün ezen devletine karşı, sosyalist mülkün ezen devleti. Biz, mülkün devlete değil, çalışanlara, yani onu yaratanlara doğrudan devredilmesine, savunmanın halka devredilmesine, demokrasinin temsili olmaktan çıkıp, doğrudan demokrasi haline gelmesine karşı çıkıyoruz. Paris Komününün deneyleriyle, yıkılan sosyalist ülkelerin deneylerinden yeni dersler çıkarmaya yanaşmıyoruz. Yıkılanı, yıkılanın yolunda yürüyerek yeniden kurmanın çabası içindeyiz. Kafamız berrak değil, soru işaretlerinin ağırlığı altındadır. Kolay değil. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe umdesiyle hareket eden devletçi bir toplumun komünistleriyiz. Bu sorunu bizimle tartışmak, yani devlete karşı bir devrim ihtimalinden söz etmek, deveye hendek atlatmaya kalkışmak gibi bir şey. Halkın tarih ve demokrasi sahnesine doğrudan çıkmasını, devrimi gerçekleştirmesini, yeni devleti bize teslim edip, geldiği yere çekilmesini, orada devrim için harıl harıl çalışmasını ve bizi desteklemesini seviyoruz. Halkı seviyoruz. Halka güvenmiyoruz. Devletin görevlerinin halka devredilmesine, onun kendi kaderi üzerinde söz ve doğrudan yönetme hakkına sahip olmasına yol açacak düşüncelerden korkuyoruz. Bizim, bizi devrilen sınıflara ve her an kandırılmaya hazır bir halka karşı koruyacak profesyonel bir devlete ihtiyacımız var. Dünya emperyalist kurtlar sofrasıdır. Her an saldırabilirler bize. Biz böylesi bir saldırıyı, silahlanmış bir halkla defedemeyiz; halkın desteğini kazanmış, düzenli bir devlet ordusuyla defedebiliriz ancak.    Eski devlete karşı yeni devleti doğurmayan bir devrime hayır!    Evet. Biz şimdilik buyuz.