SÜRÜDEN HALKA

 Tanrının oğluna 30 yıl secde ettiler. Piramitlerin mezar odalarından çıkmaya başladılar en sonunda. Dört beş bin yıl önce yaptıkları yüzlerce piramidin altından, her biri beş on ton, 20 ton olan ve köle kelleleri gibi üst üste binen milyonlarca kesme blok taşın altından çıkmaya başladılar, Mimar İmhotep’in torunları. Nil’in batı kıyısından, yüz binlerce kölenin ayak izleriyle nakışlanan Gize Platosu’ndan,  yani 4500 yıllık bir menzilden ‘gizemli ve dilsiz’ bir edayla güneşin doğduğu noktaya, Güneş Tanrısı RA’ya bakan, insan başlı, aslan gövdeli Büyük Gize Sfenksi, Arapların ‘Abu el Hol’ dedikleri Dehşet’in Babası, hayretler içindedir. Kullar mezar odalarından çıkmış, ön ayaklarının arasındaki sunakta kurban kesmeden, Tanrı’nın Oğluna karşı, büyük kentin büyük meydanında, Tahrir’de toplanmışlardı.Tanrının oğlu ve kendisinden sonra tahta oturacak olan oğlu, meydanda yıkıcılar sürüsü haline gelen kul sürüsünün homurtusunu, korku ve suçluluk duygusuyla dinlemektedir. Huzurun ve sükûnetin timsali olan meydan, meydan olmaktan çıkmış, lâbirente dönüşen bir isyan hiyeroglifi görünümüne girmiştir. Tanrının oğlu, Ehramların en büyüğüne bakmakta ama onu görememektedir. Üç ayda bir toplanan 100 bin kölenin, kıtalar halinde ölüler vererek 30 yılda tamamladıkları Keops Ehramının 2 milyon 300 bin adet blok taşı tarihsel uykusundan sıyrılmış, tek tek insan suretine girmiş, gelip meydanı mı zapt etmişti yoksa?     Sarayın gözetleme kulesinden, gözlerini kısarak dikkatle incelemeye başladı Tahrir Meydanını. Buğday tarlalarında biten siyah, acı, delice otlarını andıran milyonlarca insanın homurtusu altında kalıp ezilir gibi oldu. Meydanın sol tarafını, yoksulluklarından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve açlıktan taşı kemiren gerçek yıkıcılar, demir, taş ve toprak köleleri, hamallar, işsizler, suhteler, sokak çocukları, Kıptiler, dilenciler, hırsızlar, âlemciler, fahişeler, falcılar tutmuştu. Tahrir’in sağı, uhrevi, yeşil bir sis içindeydi. Sisi, alınlarına, ‘bize bir metre yaklaşan, Tanrıya 100 metre yaklaşır,’ şiarını yazan, tapınakların başrahipleri, rahibeleri, vaazcıları, ayakçıları zapt etmişti. Bunların arasında, Tanrının işsiz kalmış askerleri, itibarını yitirmiş yalancı yalvaçlar, yalancı dünyayı müşterilerinin ruhunda daraltıp mitik biçimlere sokan ve infilak ettirerek onları sanal bir aleme taşıyan üfürükçüler, tahtın ya da hanedanlığın gadrine uğramış, zoraki ve de ziyadesiyle imanlı müstafiler gezinip duruyorlardı. Tanrı’nın Oğlu, bakışlarını Tahrir’in Göbeğine doğru çevirince hayretten donakaldı. Burasını, otuz yıldır kendisini destekleyen servet sahiplerinin önemli bir bölümü, işleyen demirin, dönen çarkın sahipleri, Tahtın, üvey evlat muamelesi yaptığı tacirler, iflasın eşiğine gelen esnaflar tutmuştu. Tanrının Oğlu, bakışlarını, servet sahiplerinden oluşan bu sapkın ve hain kalabalığın merkezinde sabitleştirdi. Burada, Batıdaki zengin Tanrıların oğulları tarafından gönderilen ve kendisinin, bu azgın kalabalık tarafından devrilmesi durumunda yerine geçecek olan Yeni Firavun’u gördü. Adam, altını ince toz halinde öğütüp, zamkla suda eritmiş, kendisini tepeden tırnağa yaldızlayarak Tanrı’nın soyuna benzetmiş, meydana hâkim olan ezilmiş duyguların, akılların, asi, trajik danslarını ve özgürlüklerini arkasına almış, kendisini onlara Müstakbel Firavun olarak kabul ettirmişti.     Tanrı’nın Oğlu, gözetleme kulesinden çekilip saraya girdiğinde, üzerindeki baskının bin kat arttığını hissetti. Meydanı zapt eden, sütü safralı, azgın kalabalık, ‘çekil!’ diye bağırmaya devam ediyordu. Batıdaki zengin Tanrıların oğulları, ‘yumuşak bir geçişle’ isyana hâkim olmak, onu evcilleştirmek için çekilmesini telkin ediyorlardı. İsyancı kalabalığı, elinin altındaki demir kıtalarla dağıtabilirdi, ama bu güce de Batıdaki güçler egemendi. Tüm piramitler, lahitler, kitabeler, kırmızı granitle çizilen kutsal sınırlar, çekilmesini istiyorlardı. Başında güneş diski ve uraeus yılanı bulunan, altın boynuzlu Tanrı Apis bile desteğini çekmişe benziyordu. Oturdu, düşündü derin derin. Tanrıların, yıkıcılardan korktuklarını anladı. Kalktı, Sarayın balkonundan, azgın kalabalığa çekileceğini, ama çekilmesi durumunda, yıkıcıların kaos çıkaracağından korktuğunu açıkladı. Kalabalığı ikna edemeyince, saraya çekildi. Yakın muhafızları ve ordunun bir bölümüyle kafa kafaya vererek, kargaşa çıkarmaya ve bu kargaşayı halkın güvenliği adına bastırmaya, yıkıcıları böylece bertaraf etmeye karar verdi. Silahlı güçlerinin bir bölümüne sivil kıyafetler giydirdi, bunları rahiplerden korkan sempatizanları ve halktan kiraladığı tutma güçlerle birlikte yıkıcıların üzerine saldırttı. Dalga, Mısır endazesini şaşırtacak ölçüde yükselerek kıyıdaki kayalara çarptı ve geri döndü. Tanrı’nın oğlu, sonuç alamayacağını anlayınca, oğlunun da kendisinden sonra tahta oturmayacağını açıklamak zorunda kaldı. Toprak ışımaya ve hayatın gerçek yıkıcı gücü bağırmaya başlamıştı:     “Bütün gerçek yıkıcılar, Tahrir Meydanı’na, sürüden halka! Gerçek yıkıcıların gelecekteki düşmanları ve şeytanla birlikte, hayatı ezen otuz yıllık Tirana karşı Tahrir Meydanına! Yıkın! Hayata egemen olamaz da, yıkıcıların egemenliği altına girer, onlar tarafından ezilirseniz, onları da yıkın. Ateşin kıyısında durmak yok! Ateşin içinde, ateşin korktuğu gerçek bir yıkıcı olarak, yıkın!”