ŞEF

Tanrının siyasete düşen sureti. Benlik dürtüsü. Yönetemeyenlerin yöneticisi. Düşünemeyenlerin düşüncesi. Toplum için, topluma rağmen, toplumun iradesi. Özneyi yöneten nesne.Devletin zirvesinde, duyargaları hassas bir devlet olarak oturuyor ve pazara bakıyor. Çelişkileri, evrilişleri, başkalaşımları dikkatle izliyor. Kullanım değeri ile mübadele değeri, meta ile para, emek ile sermaye arasındaki didişmeyi, didişmenin siyasete vuran dalgalarını, fırsat kollayan eleştirel bilinci, özgürleştiren bilgiyi, tüm bunları, huzursuzluğunu besleyen, egemenliğini tehdit eden bir kaynak olarak görüyor. Kendi dışında herhangi bir kıpırtı veya mutlak varlık, onu rahatsız ediyor. Bilecek. Çünkü bilme, egemen olmanın aracıdır. Bilecek ve biçimlendirip kendine tabi kılacaktır. Çünkü o, basit ve küçük bir nesnenin içinde cereyan eden kıyameti merak ederek başladı mesleğine.Zirvede, egemenlik timsali gibi dimdik duruyor.. Bakışları aşağıya yönelmiş. Aşağıda, engellenmiş, orantısızlaştırılmış, yabancılaştırılmış milyonlarca kul. Yükleri ağır, ruhları hafif ve rahat bendeler. Kendilerini kendi inançlarına yağmalatarak çöle dönen kelleler, eller, (bakınca kendilerini hiçleştiren) bakışlar, hayranlıklar, tapınışlar, kendilerinden kaçan tüm güzelliklerin sığındığı yalnız adama yönelmiş. Kellesini, içindeki Tanrının dizinde uyuta uyuta büyüten şef, elini kaldırıyor. Gülümsüyor. Yasaları gözünün bebeği gibi benimseyen, amacını ve sınırlarını aşma eğilimi göstermeyen kalabalığın, hayatı telaffuz edecek, yani yönetecek durumda olmamasından gayet memnundur. Elini sallarken, yüzeysel, görece, üstünkörü bir rehavetle tek tek insanlara değil, kalabalığa bakıyor. Duyargaları ona, kalabalığın, kendisini oluşturan her insan gibi kendi içine hapsolmuş basit bir nesneden ya da kullanım değerine sahip, hayırlı bir metadan olduğunu güvenle telkin ediyor. Sevinç dalgaları. Kalabalık, kolun sallanışına bağlı olarak coşuyor, sevinç dalgalarıyla sallanıyor. Sevinç dalgaları bile sallasa, kürsünün sallanmasından korkuyor.Özel mülkiyetin ruhunda. Devlet mülkiyetinin ruhunda. Mülkünün olması önemli mi? Mülkün kumanda dairesinde oturuyor. Devlet odur. Yakın çalışma arkadaşlarından, kadrolarından kuşkulansa bile, onların kendi çıkarlarını, devlet çıkarlarında üstün gören insanlar olduklarına inanıyor. Hayır inanmıyor. Evet inanıyor. Eleştirel aklın zayıfladığına, şefle özdeşleşme, onun bir parçası haline gelme ve karizmatik bağlanma ahlakının güçlendiğine inanıyor ve güçlendikçe de korkuyor. Kaygı, suçluluk, güvensizlik, aşağılık ve bendelik duygusunun, kendisine duyulan ihtiyaçla birlikte güçlendiğine inanmasına rağmen korkuyor. Bastırılmış toplumsal benliğin patlamasından korkuyor. Tarihin muhtemel, kör bir patlaması, ideolojinin, siyasetin ve örgütün cazibe merkezini, idealler idealini, kendisinden başka kimseye sığınmayan gerçek Tanrıyı yer ile yeksan edebilir.Kriz, gemi azıya almış. Son kararın mutlak sahibi, halis saygı ve korkunun biricik yaratıcısı orkestraya hâkim olamıyor. Orkestranın her elemanı artık kendi başına bir bütün olamadığı gibi senfoninin de dakik bir bütünü olamıyor. Büyük kurtarıcı, artık kimin ne zaman yavaşlayacağını, kimin senfoniye ne zaman, ne kadar ses zenginliği üfleyeceğini, kimin susacağını ayarlayamıyor. Silik, ama yetenekli, güvenli dar ekip çalışmasının yerini şaşkınlık, vizyon ve misyon üretiminin yerini ise çıkışsızlık almış. Kendi iç disiplinini toplumun disiplini haline getiren ulu önder artık, homurdanan, cinnete giren sürünün gizli dünyasını, kaynayan ateşini izleme, anlama, yorumlama ve bastırıp, egemenliğinin bir parçası haline getirme gücünden yoksundur.Uğultu, nesnenin ruhundan firar etmiş, özneleşerek sokaklara taşmış, sürünün yerini halk almıştır. Şef, zirveden, aşağılara, ihtiyaçlarını ve yıkıntılarını çoğaltarak ilerleyen habis kargaşaya, Tanrısını devirmeye kalkışan müşriklere, saf değiştiren hainlere, kendi yerini alacak olan müstakbel Tanrıya ve onun çevresindeki peygamberlere bakmaktadır. Bastırma gücünü ve dirayetini yitirmiştir artık. Yolda bulduğu nalın, hangi süvarinin atının, hangi ayağından düştüğünü düşünmekten, muharebeyi yönetmeye zaman bulamayan kumandana benzemektedir. Elmas, çatlamıştır. Anlamı çok derin de olsa, artık özveriyi hak edecek ilahi bir ışıltı değildir hayat. İlahi otorite devrilecek, onun yerini, günahları arttıkça, otoritesi artan bir başka otorite alacaktı. Kendi yıkılışını değil, kafasının içinde birbirleriyle çelişen birden çok düşünce olduğu için Tanrılarını yıkarak ilerleyen şu güvenilmez sürüyü, şu azgın mezar kazıcılarını, onların yeni Tanrısını ve o Tanrı karşısındaki yeni tapınma biçimini düşünüyordu. İnsanlara artık yaşamın en sivri zirvesinden, ukala noktasından son kez bakıyordu. Yıkılan ilk heykeliyle birlikte yıkılacaktı. Planlar, şemalar, idealler, kararlar, tanısal kategoriler, hesaplar mezarlığı olan kafasını ellerinin arasına aldı. Sinir uçları, duyumlar, seziler arasındaki bağ koptu. Bütün eşyaların eskisinden daha sinsi ve kusurlu göründüğünü fark etti. Huşu ve boşluk duygusu içinde, devleti ele geçiren, Tanrı’nın yeni kırbacını hayal ederken, Dante’nin sözü çınladı kulaklarında:“İnsanın gelenekleri, dallardaki yapraklar gibidir, biri gelince, biri gider.”