PROKROUSTES YATAĞI

Siyaset,ilkin düşüncede gülümser. Sonra örgütünü kurar. Amacını, dostunu, düşmanını, amaca giden yolunu, taktiklerini, stratejilerini, mücadele ve örgütlenme biçimlerini tespit eder. Hayat karşısındaki kendi bağımsız yaratıcı gücünü tek başına harekete geçiremeyen insanları örgüte almaya başlar. Örgüt, bir Progroustes Yatağıdır. Yönetici ve yönetilen diyalektiğinin işlettiği bu yatağa girmek isteyen herkesi yatağa uydurur. Uzun boyluların bacaklarını, yatağa cuk oturacak şekilde keser; kısaları da çekip uzatır. Ve böylece herkesi, kendisini hiçleyen, yatağı ise yücelten standart Prokroustes bendeleri haline getirir. Kesilmeyi veya uzamayı kabul etmeyenleri kendi içine almaz. Yatağın yönetici erki, gücünü yönetilenin itaat ruhundan ve uyruk bilincinden alır. Yönetici erk, kendi bilincini de bilincini biçimlendirdiği kitlenin bilinciyle bağlar ve onu kolay kolay bu bağdan dolayı değiştiremez. Bu, tutsakları yöneten bilincin, tutsak bilinçler tarafından tutsaklaştırılması durumudur. Tutsak bilinç. Prokroustes yatağına, yani örgüte giren birisi eğer güçlü bir özgürlük duygusuna sahipse, kendisini gerçekleştirememe, tam olamama krizine girmişse, mayasını kendi iç özgürlüğünden ve özünden alamayan bir bilinç haline geldiğinin farkına varmışsa, hayatı bu örgütle dönüştüremeyeceğine ve de bu örgütü dönüştüremeyeceğine inanmışsa örgütü terk eder; terk etmezse, örgütün içinde örgüte karşı bir bilincin yeşermesine yol açar. Bu, ya yeni tipte bir Prokroustes Yatağını ortaya çıkarır, ya da yatak tarafından dıştalanır. Yatak içindeki mücadeleler, yönetici erkin kanatları arasında geçtiği gibi, bir bütün olarak, yönetenlerle yöneticiler arasında da geçebilir. Böylesi bir mücadelede bile, yönetilenlere önderliği çoğu zaman, yönetenlerin, yönetime muhalif kanatları yapar.Ne gariptir ki insan, tarihi insanın özüne ve derin özgürlük duygusuna ters olan bu Prokroustes Yatağıyla yapıyor, ilerletiyor. Ruhunun cehennem çanağından iğne ucu kadar aldığı ateşle işe başlayan Prokroustes, yaratıcı ve kahredici büyük cehalet sürüsünü kendi yatağına sokuyor, ona cennetin dereceleriyle cehennemin derekelerini belletiyor, kendi peşine takıyor, ve böylece, tek başına bir şey yapamayan boynu ve ruhu tasmalı, sefil, çaresiz kulları veya iradeleri, birleşik, zinde bir iradeye dönüştürerek tarih sahnesine çıkarıyor, karşısına dikilen sistemleri, devletleri, kutsal değerleri yıkıyor, kendisini devlete dönüştürüyor, kendi iç sistemini ise devletin ve toplumun sistemi haline getiriyor. Kendi rahminde yeni bir Prokroustes Yatağı gelişip doğuncaya ve kendisini yıkıncaya kadar sürüyü güdüyor. Görüşleri ne olursa olsun, her Prokroustesin doğal eğilimi, yönettiği sürünün, sürü ahlakını güçlendirmedir. Onun sürüyü kolayca gütmesi, sürü ahlakının, kendi görüşleri doğrultusunda güçlenmesine bağlıdır. Çürüme, devlete dönüşen Prokroustes Yatağındaki yıkıcı yaratıcı kadroların, devlet arpalıklarında tahıl bitine dönüşmesiyle derinleşir. Bu tahıl bitinin düşünce sistemi ve cesareti de devleti almadan önceki şahin karekterini yitirir, -o karekterde az veya çok sürünün öfkesi vardır- ve onun yerini şahini çağırmak için kullanılan yapay kuş, peftere alır. Tabi, söz konusu şahin de artık sürü değildir, tahıl bitini ve onun sistemini koruyan ordudur.Sürü, Prokroustes yatağının varlık şartıdır. Prokroustes’i ortadan kaldıracak bir Theseus’un ortaya çıkışı, tarihsel şartların olgunşamasıyla, yani sürünün, darlık ve ihtiyaç zilletinden, mülk duygusundan, yönetme ve yönetilme kültünden kurtulup, tek tek özgür bireylerden oluşan bir halka dönüşmesiyle mümkün olacaktır. Sürü çok yavaş değişiyor. Bilime değil, iki üç bin yıl öncesinin inanç sistemlerine, ebediliğin delinmmiş dibinde ışıldayan ilahi huzura sığınıyor. Prokroustes’in ömrü, sürünün ömrüne bağlıdır. Sürü çağında yaşıyoruz ve herkesin içinde capacanlı bir Prokroustes vardır. Devrimler onun önderliğinde yapılır ve onun tarafından gaspedilir veya yıkılır. Elimize özgürlük bayrağını veren, bizi tarih sahnesine çıkaran, iktidara yönelten, iktidar eden ve iktidarla ezen odur. O devletin bir türünü reddederken, bir başka türünü savundu ve bu anlamda hep devletçi olarak kaldı. Onun asıl aşkı, devlet olma, yönetme aşkıdır. Devlet olamadığı müddetçe “özgürlüğü” sever. Bu sevgi, kendisi devlet haline geldiği an zayıflar ve giderek kaybolur. “Sürü, devletsiz olmaz,” ilkesi, onun altın ilkesidir. Sürüye güvenir gibi hareket eder, ama aslında güvenmez. Devletin görevlerinin sürüye devredilmesine, sürünün kendi kendini yönetmesine, halk haline gelmesine ateş püskürür. Biçimi ister özel, isterse devlet mülkiyeti olsun, mülkiyetçidir.Gelgelelim ki, hiçbir şey kalıcı değildir. Büyük tarihsel çağlar, vahşet ve barbarlık çağı gelip geçti. Uygarlık çağı da geçecek. Adına ister Cennet, ister Altın Çağ, isterse Komünizm diyelim, insanlığın en ideal çağları da gelip geçecek. Eski çelişkilerin yerini yeni çelişkiler alacak. Değişmezliğine inandığımız her şey, değişimin yasaları bile değişecek. Bir iğnenin ucunda, farklı türlerde, sonsuz derecede çelişki vardır. Her çelişkinin ruhunda bir Prokroustes ve onunla mücadele halinde olan bir özgürlük vardır. Sonsuzluğun bağrında akıl almaz bir değişim ve dönüşüm cereyan ediyor. Işık karanlığa, karanlık ışığa, organik inorganiğe, inorganik organiğe dönüşüyor. Maddi alemin baş döndürücü, akılalmaz muhteşem zenginliğini, hercümercini görebilsek, duyumsayabilsek, çıldırırız.İdeoloji siyaseti, siyaset ise prokroustes yatağını doğuruyor. Böylesi bir dünyada hayalim hep, özgürlüğün özünden doğan bir ideolojiye, Prokroustes’i tarih sahnesinden silecek şartların olgunlaşmasını en geniş şekilde sağlayacak bir ideolojiye, sürünün iç özgürlüğünün seferber olmasına ve doğrudan bir demokrasiye ve özgürlüğe yönelmesine kayıyor.