TEZGAH

Yıl 1986. Antep Özel Tip Cezaevi. Birkaç kişi hariç, tüm 12 mart mahkumları çıkmışlar. Bekliyorum bir aydır çıkaracaklar diye. Ama çıkarmıyorlar. Abim, İsmet’le Atila dışarıda uğraşıyorlar, beni çıkarmak için. Sonunda İsmet geldi, “tamam,” dedi, “yarın çıkıyorsun. Kıyamet kadar para harcadım. Cebim delindi. Çıktığında anlatırım.” Gitti. Kendi için varlık davası gütmeyen, derviş ruhlu, mülayim, sezgi yeteneği güçlü, zeki bir insandı.    Ertesi gün, elimi kolumu sallayıp çıkacağım derken, üç polis geldi, beni aldı, kelepçeleyip cipe soktu. Deli kızın çeyizini andıran, dağınık, külüstür mahallelerden geçip gittik. Antep Emniyetinde bir hücreye koydular beni. Burası Emniyet de olmayabilirdi. Bilmiyorum. Polislerden biri, koridorda karşılaştığına, “kuşu getirdik,” dedi. Kafeslere alışan ve kendi iç sıcaklığından dışarı fazla çıkmayan bir kuş olduğum için durumu garipsemedim. Her zamanki gibi, hücre duvarlarını incelemeye koyuldum; bakışlarımla, sırlarımı aydınlatacak, anlayacak sırların izlerini sürerken, kapı açıldı, iki polis beni alıp üst kata çıkardı. Genişçe bir odaya girdik. Büyük bir masanın çevresinde dört kişi oturuyordu. Masaya Şura-yı Devlet ciddiyeti hakimdi. Başta oturan ve akma hançer gibi bakan potuk yüzlü adam, Antep Emniyet Müdürü ve Kars’lı olduğunu belirttikten sonra, “Eeee hemşerim,” dedi, “anlat bakalım, 13 yıl yattın, bugün tahliye oldun. Nereye gidecek ve gidince ne yapacaksın?”  Pür dikkat yönelen bakışları anlamaya çalışıyordum. “Uzun yıllar, normal hayattan ayrı yaşadım,” dedim. “Od yok, ocak yok. Bir iş bulmam, bir yuva kurmam, muhit edinmem gerekiyor.” Beklenen cevabı alamamış olmanın verdiği şaşkınlık ve alayişle birbirlerine baktılar.  James Bond’u çağrıştıran adam, “Bir devrimciye yakışır biçimde konuşmuyorsun,” dedi. “Ne yuvası, ne işiymiş. Yoldaşların seni bekliyorlar dağlarda. Mağaralarda sıkışıp kalmışlar; dardalar, karanlıktalar. Gidip kandilin fitilini kaldırmayacak mısın?” Hemşerim gülümsüyordu. “PKK iki yıldır savaşıyor, sizinkiler de seni bekliyorlar,” diye söze girdi. “Memlekette düdükle hareket eden bir yığın insan var. Onları halk savaşı yolunda seferber etmeyi düşünmüyor musun?” Gülümsedim,  “düdükle gelen, düdükle gider,” dedim. Bond’un tam karşısında oturan ve yüzü insanda, sivri burun, karağöz balığını çağrıştıran adam, külliyetli, ciddi bir sesle, “sen şimdi, ‘hayatta hiç dağa çıkmam,’ mı demek istiyorsun?” diye sordu. “Hayır, öyle bir şey söylemedim,” dedim. Salonu kemiren gerginlik yumuşadı birden. “Haa saadete gel bakalım,” dedi Emniyet Müdürü. “Biz de bunu öğrenmek istiyoruz. Ne zaman çıkmayı planlıyorsun?”  Hayatını, nezarete aldıklarının eylemlerini ve düşüncelerini öğrenme üzerine kuran hemşerimin, çaylaklığına şaştım. “Ülke işgal edilirse,” dedim. Şura-yı Devlet azaları, ‘Tİ’ye alınmış olmanın verdiği eziklikle acı acı gülümsediler. “Sen boş ver bu ağızları,” dedi hemşerim, “o zaman biz de çıkarız dağa, sizinle omuz omuza dövüşürüz, düşmana karşı. ”    Ağız yoklama toplantısı iki saate yakın sürdü. Beni yeniden hücreye aldılar. Yiyecek, içecek hiçbir şey vermediler. Akşama doğru götürüp askeri garnizona teslim ettiler. Kendimi, marş ve rap rap’larla uğuldayan bir hücrede buldum. ‘Askere götürecekler her hal,’ diye düşündüm. Geceyi hücrede aç susuz geçirdim. Ertesi günün akşamı, beni aç susuz olarak hücreden çıkarıp, bir cipe bindirdiler. Önde cipi kullanan bir Başçavuş, yanında bir Üst teğmen, arkada ben, sağ ve solumda, yaşları geçkince iki er. Cip, az ileride, bir binanın önünde durdu. Binadan çıkan iki subayın bir başka cipe bindiklerini gördüm. Hareket ettik. Antep’in içinde, garajlara doğru giderken, Üsteğmen, “kaç asker öldürdün lan,” diye homurdandı. Şaşırdım. “Ben tutuklu değilim, sorguya çekemezsiniz,” dedim. “Tutuklu değilsin ama ölüsün,” diyerek sustu. İkide bir aynalara bakan Başçavuş,  “verdiğin cevap, asker katili olduğunu ispat ediyor,” dedi. Hiç kimseyi vurmadığım halde, bunların böyle konuşmalarını dolduruşa getirildiklerine yordum. Garajlara yaklaştığımızda, Üsteğmen, arkadan gelen cipi kastederek, “onlar garajlara girmeyecekler,” dedi.    Cip, garajlara girdi, tenha bir yerde, tuvaletlerin önünde durdu. Üsteğmen inerken tabancasını çıkardı, “indirin,” dedi. O ana kadar askere götürüldüğümü sanıyordum. Tabancayı ve tenha karanlığı görünce, yargısız bir infazla karşı karşıya olduğumu anladım. Cipten, iner inmez, belki yolculardan birileri olur diye tuvaletlere bakarak, “Merhaba abi, ne arıyorsun buralarda? Oooo, bütün kardeşlerim gelmiş!” diye bağırdım. Bağırınca, askeri tim, tuvalete doğru baktı ve o anda Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi karanlıktan hızla abim İsmet çıktı. Afalladım. Rüya mı görüyordum? “Sen o tabancayla kardeşimi mi vuracaksın?” diye bağırarak Üst teğmenin karşısına dikildi. Adam, tabancayı kılıfına soktu. Ses etmeden, cipe atlayıp gitti.     Biz orada, iki askerle baş başa kaldık. “Bunların niyetinden biz kuşkulandık,” diye başladı abim. “Atila ile birlikte 24 saattir tel örgülerde, nizamiyelerde dolaşıp duruyoruz. Nöbetçi askerlerden aldığım bilgilerle senin hücrede olduğunu öğrendim. Garajlarla garnizon arasında mekik dokuyup durdum. Sen Allah’a inanmıyorsun, ama işte Allah var. Tel örgülerdeki nöbetçi asker bana, ‘karanlık çöküyor, burada bekleme, garajlara git,’ dedi. Ben Atila’yı, tüm akrabaları getirmesi için gönderdim, kendim de garajlara geldim. Korkunç susamıştım. İki şişe su içtim. Tuvaletlere sık sık gitmeye başladım. Bak, hiç kimse yok. Seni bu karanlıkta vuracaklardı. Askere götürülürken kaçmaya kalkıştı, kaçarken de asker vurdu,’ diyeceklerdi. Memleketin her yerinde takır takır insanları vuruyorlar. İnsan, sudan ucuz şimdi. Bana o iki şişe suyu kim içirdi? Beni sık sık tuvaletlere kim gönderdi, düşün biraz. Buna tesadüf' denir mi?    Garaj karanlığında, iki askerin arasında, iki şişe suyun kerametine karşı çıkacak durumda değildim. Kafam, Hapisten çıktığım andan itibaren işleyen saatlerin çetelesini tutmak, Antep Emniyet Müdürlüğündeki toplantıyı yorumlamak ve “tutuklu değilsin, ama ölüsün,” sözünü anlamlandırmakla meşguldü.