UYANDIM

Gene uyandım.Cinsini ve nereden geldiğini bilmediğim huzursuz bir kuş, kaç gündür beni erken uyandırıyor. Kıyıda, küpeşte­lerine martıların konduğu, içinde ise kuşların yuvalandı­ğı, kumlara gömülmüş köhne bir gemide uyuduğum hissi­ni yaratıyor bu kuşun ötüşü. Gücünü yalnızlığımdan ve hu­zursuzluğumdan alan bir duyguyla tavana bakıyorum. İn­sanın, kendisini yaşayan bir ölü gibi hissetmesi, ölmesin­den daha ciddi bir durumdur. Ender istisnalar dışında bu ilginç duyguyu pek yaşamadım. Tavandan, kehribar ka­rası bir çift göz, telle çevrilmiş, mavi ipekten, rüyamsı bir güneşliğin ötesinden, çok yönlü eğitimin ve soyluluğun verdiği bir incelikle gülümsüyor: Sen bende bittin, ben de sende'. Granit üzerine kazılarak yazılmış bir koşuk, bir aşk epigramı.. Kalkıp oturuyorum.Karşıda, raflarda bir yığın kitap. On bin yıl sonra hiç­birinin esamisi okunmayacak. Tüm tecrübem, korkumun, kuşkumun ve hiçlenişimin tecrübesidir. Kitaplara becerik­sizce yaslanan tozlanmış evlilik resimlerine bakarak esni­yorum. Saf cahillerin evliliği sorunsuzdur. İki uyanık ca­hilin evliliği işkenceye dönüşür. Zamanın ciddiye almadı­ğı, yok saydığı şeylerden söz ediyorum. Zamanda, zaman ve mekân kavramı var mı? Boyut yoktur. Yerleşik ve ka­lıcı gibi görünen her şey; karşıt cins, iyi-kötü, ileri-geri, alt-üst, artı-eksi, entegral-diferansiyel, izafidir;'bırakalım izafiyi, teferruat bile değildir. Zamanın aklı ve akılda yer eden tek bir sözü var mı?  Ayağa kalkıyorum.Halının üzerinde uyuyan kitapların aralarına basarak banyoya gidiyorum. Aynanın önünde yüzümü yıkamam gerekiyor. Yüzüm, karşıdan bakınca kayayı andırıyor. Yü­zümde çocukluğum... Sığır sıpa peşinde koşan, dağ taş gezip dolaşan, gelip yine kendinde konaklayan çocuklu­ğum... (Hayvanlarla olan akrabalığıma bağlı kaldım hep. Kars'tan koptuğum yerde, yani Rize'de, denizin dilime ilk değdiği yerde, hayvanların tuz ihtiyacını, onlara deniz -suyu içirerek gidermenin hayalini kurdum.)Aynanın dökülmüş sırlarında anamın hayali dolaşıyor. Koyun ruhlu, kanaatkar kadın. Seccadesini yitirip, Kıble­nin yönünü şaşırsa, körpe bir asma yaprağının üzerinde, bir başka kıbleye, mesela, çocuğunun bir damla gözyaşına kolayca secde edebilecek.Su, yüzüme çarparak dağılıyor. Yüzümün parçaladığı suyu ya da suyun parçaladığı yüzümü görmek için başımı kaldırıyorum. Yedi kat yeraltında parlayan bir maden kayacını andırıyor yüzüm; gözeneksiz olduğu halde gözenekli görünüyor; gözeneklerinde, metan gazı ve çeşitli iyonlar içeren billur su damlacıkları. Gerçek hayatta karşılığı olmayan bir iç konuşmaya kulak veriyorum. Kaya mekaniği analizleri, cevher harmanlama yerleri, tektonik yarıklar,karanlıklar... Kahvaltı masasına doğru yürüyorum.Gece yağan yağmurun açığa çıkardığı kurtçuklar kapı ve pencere aralıklarından içeri gir­mişler; zeminde geziniyorlar. Hepsini, katillik psikozu içine girmeden, teker teker, sağ salim toplayıp geldikleri yere, bahçeye götürüyorum. Yeryüzündeki tüm canlıların toplanıp, yaşam hakkına dair aldıkları kararın ruhuna uygun bir tarzda toprağa salıveriyorum. Hemen yanda, sabah aydınlığının gülümsettiği çimenlere, tatlı bir rehavetle işiyorum. 0 an, aklıma Gargantua geliyor. Çövdürmenin yönünü, ani bir irkilişle, heykelde kullanmam gereken kırmızı taşa yöneltiyorum. Çimen aleminde, benim göremediğim canlıların üre afetinden kurtuluşlarını düşünerek içeri giriyorum. Altmış iki yıldır, her sabah aynı şeyi tekrarlıyorum. Masaya kurulmak, aynı peyniri ve ek­meği, aynı çayla sindirmek. Komedi! Her komediye son veren zaman, buna da son verecek­tir. Geçenlerde Basıcının Bahadır dedikleri yaşlı adamı gördüm. Gördüğü herkese, Basra Ba­lının (kudret helvasının) kudretinden söz eden Bahadır, "altmış yıldır evliyim," diye övündü. Altmış yıldır, karısıyla aynı yatakta, taşlaşmış aynı Kırkpınar kurallarıyla, aynı güreşi tutu­yor. Bıraksalar aynı güreşe bir yüzyıl daha ömür verecek. Her insan bir problemdir. İki insan iki problemdir. İki karşıt cins büyük problemdir. Bu büyük problemden iki tür insan türer: 1) sürü-içi insan (standart insan veya mal insan), 2) sürü-dışı insan (a- deli insan, b-filozof in­san.) Lokmaları çiğnerken Alim Qasımov'un Sarı Gelin'ini ile Reşid Behbudov'un Ala Göz'ünü ve Gözelim Sensen'ini dinliyorum zevkle. Kahvaltı masasından kalkıp, yazı ya da curcuna masasına geçiyorum. Yıkıcıları yazmanın bir yolu yok mu? Gerçek yıkıcıları? Kendi devrimcilerinden kurtulan bir devrimin gerçek yıkı­cılarını... Yaratılan ve tapılan ilkelerin ve değerlerin otoritesine karşı, kendisine karşı, haya­tın yıkıcılığını kuşanan büyük yıkıcıları... Çözmeyen, dağıtmayan, düğümleyen bir dille gerek­siz ayrıntılar doğuran, doğurduğu ayrıntılarda boğulan bu edebiyatın ömrü kısadır. Bu ede­biyat, sürünün ruhuna, alışkanlıklarına, inancına, rehavetine hitap ediyor. Bu edebiyat, koru­yor, kolluyor, sahiplik hakkına, satışına ve kendi güvenliğine dikkat ediyor. Sırtlan gibi ölü­yü mezarından çıkaran bu edebiyat, sürünün derinliğinde uyuyan büyük yıkıcılıktan ürküyor. Kuşluk vaktine doğru masadan kalktım. Kafayı toparlayabilmem, yaratıcı ateşle dolabilmem için değişik şeyler yapmam gerekiyor. Felsefeye, şiire, renklerin diline açılmam ya da ka­labalıklara dalıp, kullanım alanında hiçbir işe yaramayan bir mal gibi dolaşmam gerekiyor. Dışarı çıktım, gerdanı, karnı- kasığı, bükün bükün katmerlenip sarkmış, şişman bir adam­la, ucu topuzlu, dendaneli, zebani çomağını andıran zayıf bir adamı yan yana görünce mora­lim bozuldu, hemen eve girdim. Cam kavanozdan, birkaç parça hardallı pancar ye turp tur­şusu çıkarıp ağzıma attım. Gözlerim yaşardı, burçak burçak terledim. Salonda voltaya baş­ladım. Haber saati gelmişti, TRT-Türk kanalını açtım, "Sözde soykırım," sözünü duyunca kapattım. Batı Ermenistan'da Ermeni kalmamış, söze "sözde" ile başlıyor. Yeniden voltaya başladım, ama en tatlı yerinde telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdım, nefsine malik olamayan, iş­siz bir ses: "Hocam, domates, prostata iyi geliyormuş; günde üç öğün ye." "Tamam, yerim," dedim, onu da kapattım. Erkeğin derdi, edep makamıdır. Aynı adam dün yine aramıştı: "Ho­cam, ayıd ağacının beş parmak tohumunu yiyen bir adamın nesli şehvetten kesilirmiş." Fazla uzatmaması için, "doğrudur," dedim, kapattım. Bana gelen gereksiz telefonların soluğu, yeşil otu kurutur. Karanlık bastırmadan, evin arkasındaki ormana girdim. Kanguru ve papağan sürülerinin yanından geçerek, böğürtlen kümelerine gittim. Reçine, yaban balı ve okaliptüs kokusu çök­müştü ormana. Yorgunluğu emen, çağrışım yaratan bir koku... Tüm kangurular ve keselerindeki yavruları, bakışlarını, korku ve merakla bana dikmişlerdi. Bir uyku tulumunun içinde, ormanda uyumayı ve sabahleyin, tek bir kuşun değil, binlerce kuşun ötüşüyle uyanmayı hayal ediyor