IŞIĞIN,TOMURCUĞUN VE BÜYÜNÜN UĞULTULU DESTANI YAŞAR KEMAL

Küçük insanların, sıradan, basit, günübirlik, alışılagelmiş yaşantılarında yatan büyük destanı yakalayabilmek; onu, ayağının çamuruyla, felsefesi, mizacı, sevabı, günahı ve silahıyla günışığına çıkarabilmek çetin bir iştir. Büyük insanların, büyük serüvenlerinde yatan büyük destanı yakalamaya, gün ışığına çıkarmaya ki zaten bu tip destanlar kendiliğinden çıkarlar nerdeyse günışığına hiç benzemez. Bir hayli çetindir.Yaşar Kemal, Çukurova beşiğinde büyüdü. Yani komprador kapitalizmin ilk filizlendiği ve Osmanlı kırbacına sarılarak vahşi bir tarzda yürümeye başladığı yerlerden en acılı olanında. Çizmeleri ayna gibi parlayan, altın köstekli genç ve hırslı Cumhuriyet ağalarının, şalvarlı yığınları, jandarma ve tahsildar kıskacında amansızca soyduğu bir ünlü beşikte doğdu. Tanrının bu lanetli diyarını, gündüzleri bebek gözü gibi duru ve masmavi, geceleri ise iri yıldızlarıyla eşsiz bir gökkubbe seyredip duruyordu. Bir yanını denizlerin en sıcak kanlısına, en özgürüne, yani Homeros şarabı gibi gülen Akdeniz'e vermişti. Bir yanı Toroslar'daydı. Yani ormanların, ses ve renk cümbüşünün uğultusunda. Ki Anadolu'nun hem en bereketli memesi, hem de korkunç çakır dikeniydi.Yaşar Kemal'in bir bahar şırlağanı gibi akıp giden ilahi komedyasında devlet, halkın karşısına dikilir. O, bazı yiyici, kötü niyetli memurların kötüye kullandığı "Devlet Baba" rolünde görünmez. Kemal Tahir'in Devlet Ana'sının müşfik edasını ve tatlı tebessümünü onda göremeyiz. O, halden bilmez, metazori bir vergidir. Feodallerin zulmünü etinde iliğinde duyarak dağlara çıkan İnce Memed'lerin peşinde tenkil müfrezesidir. Ona hükmeden, onu kullanan Abdi ağalar, Ali Sefa beylerdir. Evet bu devletin bağrında mahalli zorbalarla, kanemici eşrafla çatışan bazı namuslu memurlar vardır. Ama Yaşar Kemal bu tip memurlardan hareketle devleti şirin göstermeye kalkışmaz.Halk tüm boyutlarıyla, derinliği ve zenginliğiyle karşımıza çıkar bu eserlerde. Erişilmez derecede bilgedir. Engin, anaforlu, sürprizlerle dolu bir hayal dünyasına sahiptir. Ama aynı zamanda cehalet abidesidir. Onu hiç popülize etmez, güçlü ve güçsüz yanları, sevabı ve günahıyla, asi ve mütevekkil yanıyla birlikte ele alır. Kemal Tahir köylüleri anlatırken, onları bir yalancılar, üçkağıtçılar, dalkavuklar, ikiyüzlüler ve orospular güruhu olarak kor. Onun hemen hemen hiçbir köylü kahramanını sevemeyiz. En iyisine bile tereddütle yaklaşırız. Yoksul köylüyle orta ve zengin köylünün mizacı, karakteri üç aşağı beş yukarı aynıdır. Yaşar Kemal'in eserleri bu bakış açısından uzaktır. Derin zaaflarına, geriliklerine, hatalarına rağmen onun emekçi köylü kahramanlarına kanımız kaynar. Koca Osman'ı, Müslüm'ü ve hatta Yel Veli'yi bile unutamayız. Bu eserlerde halkın devlete yaklaşımı çeşitlilik arzeder. Baskıya, keyfiliğe, zulme çoğu zaman kendi bağrından çıkardığı yiğitleriyle karşı kor. Mahalli ve merkezi otoriteye karşı onu gözünün bebeği gibi korur. Dar zamanlarda, göçlerde, kıtlıklarda devlete değil, Allah'a sığınır. Bazen en tepedeki dahil, tüm devlet görevlilerine derin bir öfke duyar, lanetler yağdırır. Bazen devlet başkanını mahalli devlet güçlerinden ayırır. Yapılan fenalıkların, baskıların, zorbalıkların Paşa tarafından bilinmediğine, bilinmesi halinde sorumluların cezalandırılacağına inanır. Öylesine bunalır, çaresizliğe düşer ki, bazen de devletin gelip kendisini kurtarmasını bekler.Feodaller arasındaki mücadeleler, bitip tükenmez kan davaları şaşkınlık uyandıracak boyutlarda önümüze çıkar. Toprak beylerinin sınır tanımaz egemenlik hırslarının, derin intikam duygularının, toprağa cinnet derecesinde tutkunluklarının ve iştahlarının karşısında adeta taş kesiliriz. Komprador kapitalizmin yeni ilişkile-ri, yeni değer yargılarıyla eski feodal ilişkiler, feodal değer yargıları çatışmaktadır. Osmanlı ruhuyla yoğrulan feodal soylu, kır hayatına sessizce giren yeni üretici güçlerin ve ilişkilerin dayattığı zorunluluklar karşısında büyük bir tereddüt, uyumsuzluk ve iç hesaplaşma girdabına kapılır. Geçmişin, ermiş mertebesinde korkuyla yüceltilen, önünde elpençedivan durulan soylu beylerinin hüküm ferman devranları ateşli bir özlem halini alır. Demirciler Çarşısı Cinayeti'nde ataerkil ahlâkın ve geleneklerin çöküşü ağıt-laşır nerdeyse. Yaşar Kemal'in beylerini, ağalarını tanıyan bir okuyucu öfkeye kapılabilir ancak ve şunu der: "Bunları, şiddetin o çıplak, susta durdurucu dilinden başka hiçbir dil 'ikna' edemez."Anadolu kadınını böylesine boyutlu, derin ustaca anlatan bir yazar daha bulabilir miyiz ebebiyat tarihimizde, bilemiyorum. Onun o ünlü kargışları ve ağıtları, Yaşar Kemal'de birer sanat abidesi olarak karşımıza dikilir. "Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen" bu yaratık, korkunç acısını, bazen sabrına ustaca gömer. Bazen tepeden tırnağa sitem, lanet ve şikayet kesilir. Kendi oğullarının dökülen kanını ürpertici bir çığlıkla intikam bayrağı haline getirir. Bilinçli bir insan, onun acılarındaki ve sınıf kinindeki kahredici kudreti, biraz irkilerek kolayca görebilir. Bir yandan komprador kapitalizm mülksüzleştirir, umutlarını ve geleceğe olan güvenin iyice yıkar, içindeki güçlü insani değerlerin dönüştürücü dinamizmini iğdiş eder. Diğer yandan ağa ve jandarma baskısı, ruhunu, o Türkmenlere özgü parlak özgürlük duygusunu cendere içine alır. Bu yetmiyormuş gibi, üstelik bir de evin erkeği yüreğinde biriktirdiği kini durmadan onun tepesine kusar. Meryemce'den daha büyük bir kadın kahraman, bir sanat abidesi var mıdır edebiyat tarihimizde?Yaşar Kemal'in eserleri okuyucuya nasıl bir mesaj verir, kurtuluş yolu olarak neyi gösterir? Bu eserlerin nabzında herşeyden önce ince bir duyarlılık, güçlü bir hümanizm vardır. Çalışan insanı, emeği yüceltir. Ağırlığını eşitlikten yana kor, sömürüye kararlılıkla karşı çıkar. Edebiyatın o büyülü diliyle yer yer sosyalizmin propagandasını yapar. Devrime umut ve sevecenlikle yaklaşır. Çocuğun tişortundaki Che Guevera resmini sevgi ve hayranlık uyandıracak tarzda tasvir eder. Bazı yapıtlarında kurtuluş yolunu göstermez. Bazılarında güçlü reformist öğelerle parlamenter çizgiye düşer. Ama bir bütün olarak bu yapıtların kurtuluş yoluna ilişkin asıl hattı, înce Memed'in ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca'nm hattıdır. Yani devrimci bir hattır. Bu ikincisinde, karıncalar proletaryaya, filler ise burjuvaziye benzetilir. Karıncaların filleri nasıl yok ettiği, "bütün emperyalistler kağıttan kaplandır" dercesine, eşsiz bir kurgu ve lirizmle anlatılır. Öz olarak yapıtlar, devrimci-demokrat bir zemine sahiptir esasta. Eleştirel gerçekçi bir yaklaşımla eşitlikçi düşünceleri ve özgürlüğü bayraklaştırır. Yaşar Kemal, yani bu tek gözlü dev, bu küfürbaz adam, zamanımızın usta palavracısı, ozanı ve en büyük büyücüsü, bugünkü yaşantısında ve mücadelesinde yapıtlarından daha geri bir konumdadır. Yapıtlarının devrimci-demokrat hattına layık bir mücadele hattından uzaktır. Sıradan, sessiz, silik bir demokrat gibi yaşıyor. Kokteyllerde hemşerisi, en büyük komprador, hacıağa bozuntusu Sabancı'nın şaklabanlıklarına bayılıyor ve onun kendisine anlattığı fıkraları, yönelttiği övgüleri mayışarak dinliyor. Ve sorumluluğunun gereğini yerine getirmediği için Aziz Nesin gibi cesur ve onurlu demokratların eleştirilerine maruz kalıyor. Eserleriyle düşüncesi ve mücadele hayatı arasındaki uçurum, kuşkusuz bir Balzac'ınki kadar değildir. Balzac politik tutum bakımından bir kralcı, bir lejitmistti. Ama sanatında Engels'in deyimiyle, "gerçekçiliğin gelmiş geçmiş bütün Zola'lardan daha büyük bir ustası" idi. Yaşar Kemal İse politik tutum olarak Aybar'dan biraz daha solda, ama esas olarak o çizgide bir demokrattır. Yapıtlarında olduğu gibi devrimci-demokrat değildir.. Kendisi böyle, eseri böyle. Bu hayatın bir cilvesidir. Engels, Balzac'ı değerlendirirken, "gerçekçilik yazarın görüşlerine karşın da sızabilir esere" der. Bunun tersi de doğrudur. Politik tutum olarak komünist bir çizgide bulunur, ama sanatında burjuva hümanist ya da demokrat bir çizgiye düşebilir. Her neyse, Yaşar Kemal'in kişiliğini bir yana bırakalım, sanatına bakalım.Karakter yaratımında da güçlü bir kalemdir O. İnsan ruhunu bir tayf analizi yapar gibi, davranış betimlemeleriyle açığa vurmada ustadır. Kahramanlarına, çağdaş heykelci dövme demir üstadı Gargallo hüneriyle, hareketlilik, boyut ve çizgi ritmi kazandırmada üstüne yoktur. Onları, ayrıntılı gözleminin ve hayal dünyasının gergefinde ilmik ilmik işler, büyü ve ruh üfler. Okuyunca unutamıyoruz. Ruhumuzda ve bilincimizde uzun süre canlılıkları-nı koruyor bu insanlar. Engels, "bence gerçekçilik" der, "ayrıntıların gerçekliğinden başka, tipik durumlarda tipik kişilerin tipik konumlarda gösterilmesi demektir." Kahramanlarını unutamamamı-zın nedenlerinden birisi de, Yaşar Kemal'in bu durumu iyi becermesidir. Onun kahramanlarında Akdeniz açıklığını, parlaklığını, özgür ve duyarlı ruh halini, yaşama sevincini görürüz. Dos-toyevski'nin eserlerindeki marazi, psikopatolojik tiplere onda pek raslamayız. Zaten doğrudan, derinlemesine ruh tahlillerine girmez.Yapıtlarında destan öğesi, gerçekliğe gölge düşürmeyecek, hatta onu güçlendirecek bir tarzda işlenmiştir* Bu bazen fantastik peri masallarına taş çıkartacak boyutlara varır. Yaşar Kemal'i bu kadar cazip kılan, en çok okunan yazarlardan birisi haline getiren belki de kalemindeki epik dehadır. Efsane halk hayatının vazgeçilmez bir parçası, tuzu biberidir. O darda kalınca Boz Atlı Hızır'ı yardıma çağırır. Elleri koynunda, çaresizliğin doruğundayken küçülür, küçülür kendi kabuğuna çekilir ve Mehdi'yi beklemeye koyulur. O korkunç cehaletin kozasında, akılalmaz bir ses ve renk cümbüşü yaratır. İnleri, cinleri, perileri bu cümbüşte istediği serüvenlere sokar. Yedi başlı, bin çatal dillli ejderhayı suyun başına diker. Sonra bir yiğit yaratır, üzerine sürüp ejderhayı öldürtür. Gerçek dünyanın kahırlarından, zulümlerinden kaçan halk, kendi yarattığı fantazi dünyasına sığınır. Yaşar Kemal, onun bu karakteristik özelliğini çok iyi yakalamış ve ^ok iyi işlemiş. Halkın, kendi bağrından durup dururken birden nasıl ermişler yarattığını, yarattığı ermişlerin bile halka nasıl hayret ettiğini gerçekçi, sürükleyici bir tarzda anlatmıştır.Yaşar Kemal'in harikulade, enfes doğa tasvirleri, insana doğaya sevdalanmasını telkin ediyor. Doğanın zenginliğini, cevveliyetini ve güzelliğini, yaşama şevkine sunulmuş güçlü bir çağrı haline getiriyor. Onun toprağı envai renkte binbir böcekle kaynar. Çiçekler tek tek, savran savran heryerden okuyucuya doğru, binbir ışıltıda adeta fışkırır. Onun cereni, doğadakinden daha güzeldir. Toroslar-dan gökkuşağı renginde dökülen kuş tufanı Çukurova'yı cıvıltılara boğar. Bataklıklarda uğultular halinde sinek bulutlan gezinir. İnsan, tarih öncesi vahşi bir güzellikle karşılaşmış gibi olur. Her tanatışında doğa sanki ayaklanıyormuş gibi, sayısız tomurcuk ve ışık patlar. Binbir yaratığın çığlığında ırgalanır doğa. Mevsimlerin gelişini öylesine anlatır ki, onda dört mevsimi de severiz. Aslında bu tek gözlü büyücü, Ferhat'ın Şirin'e aşık olması gibi doğaya sırılsıklam aşıktır. Bazen kendisini kaybeder, pınarları kaynattırır. Çamı, sediri, gürgeni, çınarı bulutlara eriştirir. Çukurova'yı güneşle, ışıkla doldurur. Toprağı bereketten deniz gibi taşırır. Durmadan toz bulutlan yükseltir. Delirmiş bir çobanın hezeyanı gibi sürüp gider bu. Birçok okuyucu "öööf be amma da uzatıyorsun, sadete gel" demekten kendisini alamaz. Ama aslında doğanın bu güçlü tercümanı, bu yolla, yapıtlarına güzelliği ve ölümsüzlüğü aşılamış oluyor. Anlamlı, ince bir hümanizmle kurdun kuşun hakkını veriyor. Yaşar Kemal'in yapıtlarında herhangi bir ezilen millete karşı ulusal önyargıya, kine, düşmanlık kırıntısına raslayamayız. Türklere nasıl bakıyorsa, Kürtlere, Ermenilere de aynı gözle bakar. Bununla birlikte O'nun yapıtlarının en zayıf yanı, Kürtler, Ermeniler ve diğer ezilen ulusal güçler üzerindeki milli baskıyı ve zulmü^gözar-dı etmesi ve bunun teşhirine yönelmemesidir. Bunun böyle olmasında kuşkusuzu ki, Türkiye komünist hareketinin bu hususta doğru ve güçlü bir mirasa sahip olmamasının büyük payı vardır. Komünist partilerinin doğru ve güçlü çizgisi, devrimci, demokrat, yurtsever aydınlan önemli ölçüde etkiler. Bİz bu etkileri onların ürünlerinde ayan beyan görürüz. Miras bakımından, geçmişimiz Gobi Çölü gibi kuru, çıplak ve ürperticidir. Bundan dolayıdır ki Yaşar Kemal'i fazla suçlayamıyoruz.Yapıtların dili şiirseldir. Nice paragrafların cümlelerini mısralar şeklinde alt alta dizseniz çok güzel şiirler elde edersiniz. Fantastik renklerle bezenmiş ince bir ironi, bu şiirsel dilin güzelliğini, tadını daha bir artırıyor. Halkın kullandığı dili, deyimleri, atasözlerini esas alır. Osmanlı'dan kalma en eski Arapça ve Farsça kelimelerle, en son üretilen Öztürkçe kelimeleri iç içe, anlamı güçlendirerek, uyumlu bir tarzda kullanır. Bir yelpaze şeklinde ortaya çıkan bu sözcük zenginliği ve çeşnisi, dilin büyüsünü adeta artırır. Yunustan Nazım'a kadar nice halk ozanlarından, arının çiçeği özümlemesi gibi yararlanır. Masalları, bilmeceleri, manileri, ağıtları, yani o kocaman halk kültürünü yükler bir hamal gibi sırtına, getirip Çukurova'ya, Toroslar'a,  Anavarza'lara döker.Bazı aydınlarımız Yaşar Kemal'in Faulkner'in etkisi altında kaldığını söylüyor. Bu noktadan hareketle Faulkner'i bir dev, Yaşar Kemal'i ise bu devin gölgesinde kalan, onun rüzgarından sıyrılamayan bir yazar olarak göstermeye çalışıyorlar. Yeryüzünde birbirinden etkilenmeyen sanatçı yok gibidir. Yaşar'ın Faulkner ve benzerlerinden etkilenmesi bu bakımdan doğaldır. Bu iki yazar kıyaslandığında Yaşar'ın birçok yönüyle Faulkner'den üstün olduğu görülür. Faulkner'in yapıtlarının bir bölümü, kaba, iğreti, naturalist öğelerle iğdiş edilmiş durumdadır. Yabancılaşmayı, çöküşü ve çürüyüşü derinlemesine ustaca verir. Ama birçok yapıtının kurgusu zayıftır. Üstelik sembolizm, şekilcilik eleştirel gerçekçiliğini zayıflatıyor. Yaşar'ın yapıtlarında komünist ideâllere karşı yer yer belirgin çizgiler halinde özlem duyulur. Faulkner de bunların yüce idealler olduğunu kabul eder, ama gerçekleşmeyecek bir düş olarak görür ve yapıtlarına yansıtmaz. Onun yapıtlarının bir çoğunun geniş bir pespektiften, düşünce derinliğinden yoksun oluşu da bu gerçekte yatar. Faulkner, burjuvazinin yükselme çağının parlak özgürlük ve demokrasi ideallerine bağlıydı. Bireyin özgürlüğünü savunuyordu, ama onun kendi koşullarını değiştirebileceği gerçeğine kuşkuyla yaklaşıyordu. Faulkner'in kahramanları, emekçileri, ücretli işçileri gelecek vaadetmiyor. Hayatı değiştirebilecek bir güç olarak görünmüyor. Kısacası Faulkner, hayatın hakkını pek veremiyor, onun devindirici, yıkıcı, yaratıcı gücünü kavrayamıyor Yaşar kadar.                                              Birçok aydınımız, kendi değerlerimizi hâlâ küçümsüyor. Bunlar Tanzimat aydınları gibi kendi güçlerine güvensizlik ve aşağılık psikozu içindedirler. Bağımlılık ve yarı-sömürgelik ruhundan kurtulamıyorlar. Bunlara göre batının kültür değerleri eşsizdir. En kötü batı yazarı, en iyi yazarımızdan daha ileri, daha ustadır. Yarı-sömürgelerdeki halkların yaratıcı gücünü küçümseyen, onların bağrından çıkardığı büyük cevherleri görmezlikten gelen bu tip aydınların etkinliğinin kırılması, azalması; kültür, sanat, edebiyat cephesinde verilecek kararlı mücadeleye bağlıdır.Bugün ülkemizde, kültür ve sanat cephesinde beş önemli güçten söz edebiliriz. Bunlar, proleter ya da sosyalist sanat, devrimci-demokrat sanat, demokrat sanat, burjuva liberal gerici sanat, fe-odal-faşist sanat. Devrimci-demokrat sanat, sosyalist sanatın temel müttefikidir ve ondan önemli ölçüde etkilenir. Yaşar Kemal, Sabahattin Ali ve Ahmet Arif gibi sanatçılar, bu sanatın en ileri temsilcileridir. Bugün ülkemizde devrimci-demokrat sanat, sosyalist sanattan daha güçlüdür. En yaygın sanat, demokrat sanattır ama, bu devrimci-demokrat sanat kadar etkin değildir.Yaşar Kemal'in yapıtlarına en başta biz sahip çıkmalıyız. Sosyalist sanat, genel olarak demokrat sanat, özel olarak da devrimci-demokrat sanat mirasına sahip çıkarak, onda diri, güzel ve ileri olan her şeyi alarak, onu esaslı bir şekilde özümleyerek gelişebilir ancak. Lenin, Tolstoy mirasının geçmişin karanlığına gömülmeyen bölümünü Rus işçi sınıfının miras olarak kabullendiğini ve onu incelediğini yazıyordu. O'na göre Rus işçi sınıf Tolstoy'un eserlerini incelemekle kendi düşmanlarını daha iyi tanıyacaktı. Ve yine O'na göre Tolstoy Rus devriminin aynasıydı. Dünya görüşü bakımından Tolstoy'dan çok daha ileri, çok daha devrimci olan Yaşar Kemal'in yapıtları için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu yapıtlar, Anadolu gerçeğinin, halkının en büyük aynasıdır. Geleceğin güzel günlerini muştulayan büyülü aynası...18-20 Ekim 1986