ARKADAŞIM EHMEDE XANİ

Ozan Xani ile Botasn’ı gezdim elli yıl.Bakışlarında,hiç eksiklmeyen duru bir Dicle meramı vardı.sakalını kan alazında yıkamış,firari bir mülhid gibi gülümsüyordu elleri.Batıni felsefesinin ağırlığından olsa gerek,boynu başını zor taşır gibiydi.Cudi dağının zirvesinde yaşayan,iri kehribar gözlü,vahşi Kürt kızları dokumuştu.Bu kızlar,bu sarığın sinesini zoğ zoğ parçalayan,narin şeritlere,Zerdüşt ateşinin yedi tonunu ustaca emdirmişlerdi.Yenilmiş,firar etmiş,uçurum kıyısına dikelmiş,çıkış arayan,ihtiyar bir Bradost kartalının edasıyla düşünüyordu hep.Botan şafağından az önce,ufuk çizgisine oturan,derinliğini açığa vurmayan,şirin, bal gibi şeffaf,erguvani bir renk vardır.Giydiği yakasız gömleğini, hernedense,hep bu renkten biçiyordu.Gömleğinin üzerine giydiği kerik(kolsuz cepken)ceylan derisindendi.Bu bir dişi ceylanın derisiydi.Güney Kürdistan’daki bir savaştan kaçıp kuzeye,Ozan Xanin’in kapısına sığınmış yaralarından damlayan acıları seyrede seyrede can vermişti. “Acılarımı  ve hüznümü kuşan ey ozan!” mesajı donup kalıvermişti bakışlarında ceylanın.  Menzil hasretinden ya da uzun yürüyüşlerden olsa gerek,ayakları inceydi.Rahat olduğu ve terlemediği için harik giyerdi.Tabanı buğday sapı (kendil),üstü ise keçi kılıyla örülen bu harikler, kehribar gibi parladı ay ışığında.Dar ve derin vadilerde,köpürmüş delişmen ırmak kıyılarında,dumanlı zirvelerde,ılınmış uyanmış topraklar üzerinde,bu hariklerle yürümenin tiryakisiydi.Ayakları demire aşık bir Ozandı Xani.Ayak tabanları buğday sapını öpüyordu,buğday sapı toprağı,toprak ise demiri.Demir toprağın rahminde Kürtleri bekliyordu.Gelgelelim ki Kürtler biribirlerini yiyorlardı.O doğu şehsüvari,o görkemli güneş,şaşkındı Kürtlerin bu haline.  Büyük derebeylerin çağıydı.Derebey çıkarlarının çatıştığı ve her derebeyin de genel Kürdistan çıkarına tabi kıldığı umutsuz,karanlık bir çağdı.Gökyüzüne yakın yerlerde inşa edilen,toprak bereketinden ve halktan uzak, demir kapılı kalelerde yaşıyorlardı.Bu kalelerin dışında eve egemenliği altında yaşayan ve kum gibi kaynayan karıncalar dünyasının, bu kalelerin içi hakkında uydurdukları efsaneleri özümleme çabası içindeydi.Xani.Karıncalar dünyasına göre, ‘yedi dağın üsütünde kurulan’ bu kallelerin içi ‘paha biçilmez bir kenttir.’ ‘Üçyüz altmış altı kapısı vardır.’ ‘Her kapı ki üçyüz altmış il’e ayrılır.’ Çarşı ve pazarlar,at tavlaları,deve kervanları,koyun sürüleri hesaba gelmez.Kaledeki ‘Altın sandığın kilidi kırkbeş peygir yükü çeker.’  Kaynağı bulmuştur Ozan.Eylemiyle tarihi,hayal gücüyle de edebiyatı yaratan büyük kaynağı.Kendi hayal gücünü,bu kaynakğın zenginliği ve büyüsüyle donatmak,Kürtlerin ruhuna yeni bir ateş sunmak.Kürtleri birliğe,özgürlüğe ve aşka çağıran yepyeni bir ateş.Kocaman  bakışlı,toprak ayaklı insanların sofrasına götürüd beni.Uçurum kuşlarının yuvalarına sığınmış firari ağıtlara,bakur rüzgarlarının hükmüne nağra düşüren adsız kahramanlara götürdü beni.Yıldız alacasında geçtik,en derin yerinden Fırat’ı,Dicle’yi ve Botan suyunu.  Örsünü indirdi.Mayasını yenilgilerden,yıkımlardan alan irade çeliğiydi bu.Körüğünü kurdu.Akkorlanmış kıvılcım yumağına daldırdı cevherini.Kawa çekicinin soyundan gelen ve sapı gül dalından yapılan kocaman çekiciyle dövmeye başladı destanını.Köklendiğin toprağın karekter zenginliğini,güneşin gülümseyişindeki çıldırtıcı öğelerle,çeşni ve süpriz kaynaklarıyla öpüştürmesini bileceksin.Senin dallarında gerçekleşesecek bu öpüş.Doğurganlık,kargaşa ve atılım deryasıdır toprak.Ballı yemişlerin ağacısın sen.Güneş,bilgi ve deneyimle yüklü kellendir senin.Tüm ağaçların anasının haslar hasısın.  Destanını yaratırken,Kürdistan’ın doğal güzelliklerini seferber etti.Boynu kırılmış bir çiçeğin acısını görmezlikten gelemez hiçbir ozan.Granit kaya çatlağında yeşeren odun cüretine tutkun olmayan,yaşama serüvene ve yaratmaya tutkun olamaz.Derdini anlatamayan karıncaların,tek  tek biliyordu derdini Ararat dağı.Hareketi ve yükselişi temsil ediyordu suskunluğa karşı.Sisler içinde,ayaklarımızda Newroz çiçeklerinin körpe kokusuyla tırmanırken,arındırıyor,öz hale getiriyordu destanını Ozan Xani.  Ağrı kadar gizemli,yalın ve yüce olmalıdır her dize.Okundukça keşfedilen,çağrışım ve yorum zenginliğine yol açan,serüven ve masal dünyasına götüren,hiç değilse,bebek avazı gibi olmalıdır her dize.Derinlik ne güzeldir,hele durulukla birleşirse.Derinlikten,felsefeden azadesin.Düşünce ve buluş kudretini ne güzel imgeleştirmişsin diyemiyorum.En güçlü güzelliklerden,büyüden ve erişilmezlikten uzaksın.Peki seni böylesine eskimez,çekici,fantastik kılan nedir?Yediveren gülünün yaprağına bak! Anasını yitirmiş ceylanın çağrısına ve gözlerine bak. Gerçek derinliklerin ve renklerin birleşmiş,biribirlerinde yitmiş haliyim ben.Yitikleri arıyor herkes benim yalınlığımda.Tırmandığımızda mırıldanan,saçmalayan,ağlayan bir dağ halini alıyordu Ararat.Kendisiyle birlikte ağlatıyordu koca Ozanı.  Şu vadileri şiir ölüsüyle doldursam,Muş ovasından,Harran’dan  çok daha bereketli bir ova yaratırım insanlarıma.Doğan her güçlü şiir,doğuşuyla birlikte,bin zayıf şiirin ölümüne yol açıyor.Zirveme iyi bak ey Xani! Onbinlerce kuş tünemiş zirveme.Mağriptan ve Maşrıktan,Rum’dan ve Çin-i Maçin’den kaçan kuşlardır bunlar.Çürüyen şiirin kokusundan kaçıyorlar.İlhamımı sana verdim ey Xani,her çiçeğin fikrini sor.Hüner ağırlığıyla kızıllaşsın çekicin.Bu kuşlar,bu tutkunu olduğum hazerfen kuşlar,bende unutsun göçmenliklerini.Berhaneni yüklen,gel ey Xani! Postunu ser zirveme.Benden başla toprağın kurtuluşuna.Yanlış çağda doğanlarla arkadaşlıklara bayılıyorsun.Garip bir insansın.Yarattığın destan eğer bin yıl ötesine ışık tutmuyorsa,bana gelme,küçük Ararat’a git.Ocağını yeniden kur orda.Çok daha güzel  ve güçlü bir destan için,senin çekicinin vuruşlarını bin yıl dinlemeye razıyım.  Ozan Ehmede Xani ile Botan’ı gezdim elli yıl.Ufuk çizgisine vuruyordu bastonunun gölgesi.Gülü ve ateşi kuşanmıştı ayrıldığımızda.Ararat’ın zirvesine sermişti postunu.