ÇOĞU DOĞRU AZI YALAN

İnsanı bir gül ağacına benzetirsek, küfür bu gül ağacının dikenidir. Babam, 1930'Iarda devrimden kaçmış Kafkasyalı bir 'kulak'tı. Derdi ki, küfür şeytanın en sevdiği şaraptır. Bu şarabın üzümü dünyada sadece Kafkasya'da yetişir. Şeytan yani. Benim köylüm ve öğretmenim olan bir başka Kafkasyalı ise, küfürün dünyada, ilk kez Kafkasya toprağına düştüğünü ve dünyaya buradan yayıldığını söylerdi. O'na göre Prometheus ateşi tanrılardan çalıp insanlara verdiği an gökyüzünden küfür tufanı boşandı Kafkas dağlarına. 1971 Askeri Darbesi döneminde babam 500 sayfalık romanımı sobaya atarak yaktı. O zamanlar cezaevindeydim. Beni gorm.eye geldiğinde neden yaktığını sordum. Aramaların ve ev baskınlarının sık olduğunu, korktuğunu, romanda devlet büyüklerine karşı sarfedilmiş küfürlerin olabileceğini söyledi. Nerden çıkarıyorsun küfür olduğunu, okudun mu? diye sordum. Okumadığını ama bir Azeri'nin beşyüz sayfayı küfürsüz yazamayacağını iddia etti. Hatta askeri darbenin, parlamentodaki bir Kafkasyalı milletvekilinin generallere küfretmesi yüzünden çıktığını söyledi. Bunları söylerken gayet ciddiydi. Onun için tartışmayı uzatmadım. Üç yıl sonra darbeciler gitti, seçim oldu, siviller geldi. Ama askeri cezaevinde olduğum için yazdığım roman bölümlerini koruyamıyordum. Aramalarda alıp götürüyorlardı. Gizlenmesi kolay olduğu için şiir yazmaya başladım. Askeri darbeden dokuz yıi sonra yeni bir askeri darbe söylentileri başladı. Türkiye'de her on yılda bir askeri darbe olduğu için bu normaldi. Tabii biz siyasi mahkumlar da, darbenin ne zaman olacağını cezaevinde tartışmaya koyulduk. O günlerde annemle babam beni görmeye geldiler. îlkin annemin görüşünü sordum. Kışa' girerken darbe olmaz dedi. Daha önceki iki askeri darbenin baharda yapıldığını, bu darbenin de onuncu yılında, baharda yapılacağını söyledi. Babam, her zaman yaptığı gibi, annemin görüşlerine katılmadı. Babama göre askeri cunta, bahardan önce gerçekleştirilecekti. Çünkü darbeleri yapan Ankara'daki ünlü tank tugayının komutan yardımcısı Kafkasyalıydı. Mecliste çok kavgalar ve küfürleşmeler oluyordu. Bu Kafkasya kökenli komutanın mecliste ajanları vardı. Bu ajanlar, milletvekillerinin generallere küfredip etmediklerini tesbit etmeye çalışıyorlardı. Üstelik bir Kafkasyalı sert iklim şartlarına alışıktı ve baharı pek önemsemezdi. Darbeden önce cezaevinden kaçmayı kararlaştırdım. Her askeri darbe, biz mahkumlar için dayak ve küfür demekti. O zamanlar okuduğumuz kitapları çuvallara doldurarak gelen yakınlarımıza veriyorduk götürüyorlardı. Gardiyanlar bu kitap çuvallarını pek aramıyorlardı. Arkadaşlarımızdan birisi bu kitap çuvalının içinde kaçtı. Ben de aynı metotla kaçmak istedim. Plastik çuvala girdim, Etrafımı kitaplarla kapladılar. Götürüp gardiyanlara teslim ettiler. İki önemli kapıdan sürükleyerek geçirdiler. Üçüncü kapıda çuvalı,- yani beni götürmesi için görüşçümün sırtına yüklediler. Yükleyen gardiyanlardan birisi, kitap değil de boğa boku doldurmuşlar sanki bu çuvala deyince görüşmecim güldü; gülünce gevşedi, gevşeyince çuvalı taşıyamadı, düşürdü. Kuşkulanıp -arayınca beni içinden çıkardılar. Bu olaydan üç ay sonra yirmi kişiyle birlikte kırk metrelik bir yeraltı tüneli kazdık. Kaçacağımız gece nöbetçi askerin ayağı, tünelin çıkış deliğine girince kaçış planımız açığa çıktı. O yıl babamın bilimsel tahlili doğrulandı, generaller anamın baharını beklemeden darbe yaptılar. Darbeden üç yıl sonra babam Öldü. Anam durumu bana bildirmek için cezaevine geldi. Ölümünün sebebini sordum. Babamın bir küfür yüzünden öldüğünü söyledi. Ölmeden bir gün önce, "Bu küfür, bu gelinin onuncu gururudur, yüreğim bu kadar küfüre dayanamaz" demiş anneme. Yeryüzünün hayal dünyası zengin en son Oblomov'uydu babam. Küfünün değerine ve dönüştürücü gücüne inanan garip bir adamdı. Generaller, darbeden önce yayınlanan iki kitabımdan dolayı toplam on bir yıl ceza daha verince yüküm ağırlaştı. Bir eşek sabnyla affa kadar yatmak zorunda kaldım. Tabii hayal dünyamda binlerce kez kaçtım cezaevinden. Afla birlikte özgürlüğüme kavuşacağımı sanıyordum, cezaevinin dış kapısında kelepçeleyip doğruca askere götürdüler. Küfürün ve dayağın bol olduğu bir ma-kinalı tüfek bölüğüne verdiler. Bölükte en çok küfredenlerin başını, Kafkasya kökenli, müslüman bir Gürcü onbaşı çekiyordu. Geldiğimin yirminci günü onbaşıya dedim ki, "Ben bu kadar küfürü çekemem." Onbaşı bağırdı, "Bu küfürleri yutmak zorundasın.Onüç yıl cezayı yutan bu küfürleri haşlanmış yumurta gibi yutar'dedi. Küfürleri yutamadım. Onbaşının bu sözünden yirmi gün sonra kaçtım. Türkiye ile Yunanistan arasındaki Meriç Irmağı'nı gece geçtim. Atina'ya gittim. Yunanistan'ı çok sevdim. Gezme aşkı başladı bende. Cezaevinden tüm dünyaya açılma aşkı. Sınırlan geçmek zordu ama. Türkiye'ye dönen bir arkadaşımın Yunan makamlarından aldığı iltica pasaportuyla, Atina'dan Doğu Berlin'e geçtim 1986'da. Doğu Alman polisi,pasaportun bana ait olmadığını söyledi ve garip bir yerden beni batıya geçirdi. Batıda aç kalınca, bir arkadaş resim yapıp sergi düzenlememi önerdi, Türklerin-ve yabancı düşmanlığının yoğun olduğu bir semtte bir galeriyle anlaştık. Arkadaşım, dazlakların sergiyi basıp tablolarımı parçalayabileceklerini söyledi. Çünkü busemtte herkes herkese karşıydı. Bu semtin mavi gökyüzünde şöyle bir şiir yazılıydı: "Kardeşime karşıyım Kardeşim ve ben, kuzenimize karşıyız Ben, kardeşim ve kuzenim komşulara karşıyız Tümümüz yabancılara karşıyız." Sergiye gelen şişman Almanlar resimlerin çok ucuz olduğunu, bıyıkları kömür tozu kokan Türk işçileri ise çok pahalı olduğunu söylediler. Yaşlı bir işçi kadın, tabloiann güzel ve ucuz olduğunu söyleyince moralim düzeldi. Anadolu kadınlarının naif güzel, ince el işlerini anımsadım. Türbanlı İşçi kadın, 13 numaralı tablonun önünde durdu, "Ben bu tabloyu çok.sevdim, alıyorum." diye bağırdı. Çantasından 13 mark çıkanp cebime sokunca, Almanya'da aç kalacağımı anladım. Kadın, masanın üzerindeki fiyat listesini almamış, tablonun numarasını, flatı sanmıştı. Rudyard Kipling'in bir sözünü anımsadım:"Tüm dünyada iki tür insan vardır, evde oturan ve oturmayan, yani yeryüzünü kolaçan eden." Almanya'da fazla kaldığım inancıyla, benim olmayan pasaportumla Fransa'ya geçtim. Paris'te iltica ettim. Fransızlar iki ay içinde bana pasaport verince, bu pasaportla bir yılda dokuz ülkeyi gezdim. Gezmeye doyamıyordum. .   Gezdikçe değişiyordum. Gözümü uzak yerlere dikmiştim. Nasıl olduysa birdenbire Avustralya'da buldum kendimi. Kıtayı öğrenmeye çalışırken Ford'da çalışan bir işçiyle tanıştım. Kafkasya kökenliydi ve adı Muvaffak'tı. Muvaffak Türkçe'de 'başarılı' anlamına gelir. Beni evine davet etti, gittim. Karısı çocuklarına, çocukları birbirlerine küfredip duruyorlardı, Muvaffak'ın ağzından çıkan kelimelerin yüzde otuzu küfür kategorisine giriyor du. Bazan kendi adını çağrıştıran kelimeler de dökülüyordu ağzından. İngilizce'yi kısa zamanda nasıl öğrenebileceğimi sordum, çok kolaydır dedi. Elden geldiğince çok kelime ezberlemem gerektiğini söyledi. Gramerin ve telaffuzun önemli olduğunu söyledim. Hayır dedi bunlar pek önemli değil. Avustralya'da çok yabancı işçi var, artık Avustralyalılar bile bunların konuşmalarına alıştılar. Hatta bazı Avustralyalılar, sağlam îngilizcelerini bırakıp bunlar gibi konuşmaya başladılar. Elii yıldır bu ülkede yaşayan yaşlı İtalyan kadınlarının bile "I go" diyemediklerini "me go" diye konuştuklarını anlatınca hayret ettim. Sonra son bir örnek verdi Muvaffak. Karım dün süzgeç almaya gitti, dedi; süzgeci 'shop'ta aramış bulamamış. Oradaki görevliye eliyle tarif etmiş, "macaroni stop water by by" deyince görevli anlamış, gidip süzgeci getirmiş. Muvaffak'm dokuz çocuğu vardı. Ev arı kovanı gibi uğulduyordu. Çocuklara susmaları için oda diye bağıran baba, evindeki kargaşanın parlamentodaki kargaşadan daha fazla olduğunu söylüyordu. Çocukların, Muvaffak'ın adını andıran kelimeleri sık sık birbirlerine söylemeleri dikkatimi çekti. Kelimenin anlamını sordum. Avustralya'da Ford işçilerinin çok kullandıkları bir küfür olduğunu söyledi. Başından geçen bir olayı anlattı. . Avustralya'ya ilk geldiklerinde, Coburg'da kiralık ev aramaya çıkmışlar. Kıbrıslı bir tercüman ve karısıyla birlikte bir kiralık eve bakmaya gitmişler. Ev Ford'da işçilik yapan bir Ozi'ninmiş. Evi gezerlerken karısı Muvaffak'a dönmüş demiş ki, Muvaffak this kitchen is veri small. Ama bunu Türkçe söylemiş yani şöyle: Muvaffak bu mutfak çok ufak. Kadını dinleyen ev sahibi Ozi, Kıbrıslı tercümanın kulağına what kind of fucking language is that diye fısıldamış.Muvaffak'tan Avustralya hakkında bilgi aldım, Bu kıtada zenginleşme hırsının zayıf olduğunu söyledi. Kıtada yaşayan insanların Azeriler gibi önce konuşup sonra düşündüklerini, kitabı, aşkı ve küfürü sevdiklerini, gelmekle iyi ettiğimi ileri sürdü. İçteki çöllere gitmemi önerdi.