DEĞİŞME HIRSI

Elli gün gezdim Avrupa'da. Toplam 22 konferansa ve etkinliğe katıldım. İki yılda bir yularımdan çekip gezdiriyorlar beni kent kent, ülke ülke. Kafanızda biraz bilgi varsa insanların işine yarıyor bu. Öküzü değerli kılan nedir? Gücünü değere dönüştürmesidir. Değer doğuran dört ayaklı bir yaratık olmasıdır. Kentler arasında mekik dokurken, insanların yüz bin yıl sonra, bilgisini yüksek sesle insanlara aktarması ya da onlarla tartışması amacıyla yularlı insan gezdirip gezdiremeyeceklerini düşündüm. Konferansçıların ya da panel-cilerin, kendileri değil de insanlarla tartışan üç boyutlu görüntüleri canladı gözlerimin önünde. Üç dört saat sürekli konuştuğum oldu. Konuşurken kafamda ya da ruhumda olan ve benim bilmediğim bir yığın şeyi öğrendim. İnsan kendisini pratikte tanır. Konuşma, insanın zayıf ve güçlü yanlarını açığa çıkarır. Konuşurken insanların gözlerine bakarım. Esneyen ya da kaşınanların sayısı beşi aşmaya başladı mı konuşmayı keser, söz hakkını dinleyenlere veririm. Tip tip insanlar, tip tip laflar çıkar ortaya. Bir yığın gerekli ve gereksiz soruyla karşılaşırım. "Romanlarda erotik sahnelere çok yer veriyorsunuz. Bu sahneleri ayrıntılarıyla, ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz, nedenini öğrenebilir miyim? Kaldı ki siz kendinizi komünist bir yazar..." "Dersim halkı kan revan içinde savaşırken Yavan'ın mağaralarda kadınlarla bilinen ilişkilere girmesi ne derecede gerçekçidir?" "Benim bildiğim kadarıyla Miste Sıliç, o devirde atla değil, katırla gezerdi. Çok hovarda olduğunu söylerlerdi. Ama nedense siz..." "Proletarya partisinin dışında daha ne kadar bekleyeceksiniz?" İnsan, kitap okumanın önemini, halkı dinledikçe daha çok kavrıyor. Yeni bir romana başlamadan önce yoğun bir okuma dönemine giriyorum. Derinleşme ihtiyacıdır bu. İhtiyaçların ecesidir. Yeni bir romanın kapısını yeni bir birikim, yeni bir zenginlikle tıklatmak. Kapasiteyi sonuna kadar kullanmak. Kendimizi tekrarlamaktan kurtulmanın başka bir yolu var mı bilemiyorum. Müzeleri gezdim, kiliselere girdim. Bir genel savaş durumunda hiç bir şeyin korunamayacağına bir kez daha inandım. Geleceği günümüze taşıyamaz geçmişi günümüze taşıyamayan. İnsanlar korku, cinayet ve seks romanları okuyorlar. Hamburger gibi tüketiyorlar. Yayınevleri, eğer satmayacaksa basmıyorlar kaliteli romanlan. Çok satan kötü romanlara öncelik veriyorlar. Kanguruların ingilizce çevirisini, yirmiye aşkın yayınevine gönderdim, hepsi beğenisini belirtirken basmayacağını eklemek zorunda kaldı. 'Yayınevinde tanıdığın yoksa basmazlar' diyenlerin sayısı da az değil. Adımlarım birbirine dolaşıyor. Gerçekleşemeyen enginleşme arzusuna yoruyorum. Göçmende yabancılaşma ve parçalanma durumu sandığımızdan daha derindir. Bağrından kopup geldiği ana kültürünü özümleyememiştir. Yaşadığı yeni ülkenin dili ve kültürüyle de kaynaşamamaktadır. Kendi kültürünü unutan, yeni kültürün ise kıyısında duran insanın yabancılaşma süreci derin ve oldukça da acılıdır. Yabancılaşan insan, isterse en demokratik en özgür ortamda olsun, özgürlüğünü yitirir. En özgür ortamda yitirilen özgürlüğü yeniden kazanmak oldukça zordur. Nerde en özgür ortam dünyada? Özgürlüğü bilincinde ve ruhunda yaşayan, bunu bir yaşam tarzı haline getiren insanın direnişi, özgürlüğü savunma çabası, inatçı ve çetin olur. Benim özgürleşmem sıkı çalışmaya ve kazanmış olduğum özgürlükleri zaman zaman yemeye dayanıyor. Çalışmayı zorunluluk haline getiriyorum. Zorunluluk aracıyla fethetmeye çalışıyorum özgürlüğümü. Gönüllü olarak seçilmiş bir iş, zevk veren bir iş, zamanla zorunlu bir işe dönüşebiliyor. Bilgi yutarak ve yaratarak yenilenmeye ve daha çok özgürleşmeye çalışıyorum. İnsan var oldukça, özgürleşme çabası da var olacaktır. Zorunlulukları altetme çabasını, insan varoldukça sürdürecektir. Çalışma toplum tarafından dayatılan bir zorunluluk olmaktan çıkacaktır. İş, gönüllüğe de kalsa, insan, işi kendisine bir zorunluluk olarak dayatacaktır. İnsanın sürekli özgürleşme gereksinimi, tüm gereksinimlerin en hası, en kabadayısıdır. Amsterdam'da Van Gogh müzesine gittim. Rahipliğe dört elle sanlan, maden işçilerinin sefaletini gördüğünde ise inancı sarsılan ve resme başlayan bu sanatçının tablolarının büyük çoğunluğunu müzede göreceğimi sanıyordum. toplam 600 yağlı boya tablosundan 200'ü, 1200 el çiziminden ise 500'ü ile karşılaştım. Emek dünyasının ve doğanın ressamıdır Van Gogh. Kulak memesinden damlayan kanı, yaratıcı ateşli bir ruhla, zulüm ve sefalet dünyasının şakağına sıkılan kararlı bir kurşuna dönüştürme buhranının adırır Van Gogh. Buğday tarlalarının, tarım emekçilerinin, atölyelerin, karanlıktan'sıyrılma çabasının, kesintili-kesintisiz ve de helezonik gelişmeyi çağrıştıran enginleşme arzusunun adıdır. Devrimci yığınları güçlü bir arayış arzusu içinde buldum desem yalan olur. Kuşku ve sorgulama hukukunu, derinleşme hırsını, esnekliği, enginliği, cesur ve büyük düşünme ahlakını arayıp durdum. Yetişen kuşak, öncekilere benzemeyen yepyeni bir devrimi yaratmaya aday, yepyeni bir kuşak mı? Sanmıyorum. Ne ekersen onu biçersin. Ne ekiyoruz? Ne ektiğimizi, konuşmalarımız, yayınlarımız, davranışlarımız ele veriyor yeterince. Herkes tıkanmanın farkındadır ama farkında değilmiş gibi hareket ediyor. Tutuculuk, rahat ve sorunsuz yaşamanın bir yolu haline gelmiş. Seksenbeş yaşındaki anamı 11 yıl sonra Hollanda'da gördüm. Beş vakit namazında, okuma yazması olmayan, şeriata karşı bir kadın. Yalnız yaşamamamı, bir sevgili bulmamı söyledi ve kesemde taşımam için bir muska hediye etti bana. Paris'i gezme konusunda ısrar etti. Ve gezdi. Çok sevdi. İnsanların dünya güzelliklerine açılması gerektiğinden söz etti. "Çok değişmişsin, şanslı bir adamsın," dedi. Anamdaki değişme hırsını dünyaya taşıma isteği uyandı içimde. Büyük şehirleri görsem, kalın kitapları dinlesem," hırsıdır bu. Abad eder insanı.