EDEBİYAT

Edebiyat, yaşadığı çağa sığamamış olmanın krizini yaşıyorsa, belasını arıyorsa, yani gerçekten edebiyatsa, gerilladan korkmaz. Onu siyasal alanda bir bela, bir yıkıcı olarak görür; merak eder, ruhuna, iç zenginliğine doğru yolculuğa çıkar onun. Yıkıcının yıkıcıyı merak etmesinden daha normal ne olabilir ki. Her ikisi de modern köleci köhne dünyanın böğrüne ateşi dayayan birer demircidir sonuçta. Geçen yüzyılın en büyük düşünür ve edebiyatçılarından Jean-Paul Sartre'yi ve Simone de Beauvoir'yi, Che Guevera'ya; Marquez'i, Subcommander Markos'a götüren saiki izah edemeyiz aksi taktirde. Edebiyat, ister savaşı, ister aşkı, isterse beli kırılan bir karıncanın acısını anlatsın, eğer iyi edebiyatsa, göremediğimiz, hatta hissedemediğimiz büyük yıkıcının, meçhul hayatın, gizemli uğultusuna, sirenlerine doğru yürür. Pankartında, eciş bücüş harflerle tek bir cümle yazılıdır: Ahlakı yaratan biziz, hayat ahlaksızdır.