Sözcükleri Boyuyor Cihan Erdoğan SANCI Sanat Edebiyat Dergisi

Muzaffer Oruçoğlu'nun Hemen hemen bütün kitaplarını okudum. Sergilerini gezip resimlerini, heykellerini gördüm. Bu eserlere yakınlaşıp dokundukça,  geçmişe doğru uzun soluklu iç yolculuklarıma çıktım.Çoğunlukla Gürcistan’dan at sırtından gelme Terekemeler’in, Kürtler’in, Malakanlar’ın, Alman ve Gürcüler’in yaşadıkları bir köyü düşününce,  gözlerimin önüne çok renkli bir çocukluk yılları geliyor.


Oruçoğlu, ‘Dizlerinin diplerine oturarak, sabahlara kadar bu ihtiyarların anlattıkları masalları dinlerdim,’ diyor.

Onun yarattığı eserlerinin satır aralarında yer alan  bu motifler sıcağı sıcağına bizi sarmalamadan duramaz.

Atları ve bırışkalarıyla, Ebruz Dağları’nın eteklerinden, Kaçkarlar’ın kıyılarından gelen bu insanların masal dağarcıkları elbette dolu doluydu.

Oruçoğlu’nun bilinçaltının Kafkaslar’ın apayrı renk cümbüşüyle bezenip eserlerinden gülümseyerek bize bakması  bu yüzden anlaşılır bir haldir.

Tolstoy Kafkasları ‘Özgür, korkusuz, yüce dağların insanları’ olarak nitelerken, Puşkin’in poema ve şiirlerinin ilklerini Kafkasya oluşturur.

Oruçoğlu, erken gençlik yıllarına evrilirken, on çocuklu ve iki odalı küçücük bir evde renkli motifleriyle

göz dolduran muşamba masanın yanıbaşına dizini kırıp,  köyü Zavot’un romanını yazmaya başlamış. “Babamın yaktığı bu romanda daha çok nökerleri yazdım,’’ diye anlatmıştır bu yılları sonradan.

Ardı ardına dizilmiş mandıralarda kaynayan gravyer, kaşar kazanları, taş duvar, bağdatya ve büyük divor kapılı evleriyle  Zavot, alelade  bir köy değildir..

Durup gerilere bakınca, Oruçoğlu’nun  gözler önündeki hayatı kendi yatağını döverek ilerleyen bir nehir gibi akıp gider.

İlk resme başlaması hayli ilginçtir. ‘Köyde babam bize kurşun kalemle at resimleri yaptırırdı,’ diye anar bunu.

Geçen yılın yazında ziyaret ettiğim Zavot’ta, ilkokul öğretmeni Veli İsmailoğlu’nu biraz dinlemiştim.

Oruçoğlu’nu, “Zayıf, çelimsiz, zeki ve çalışkan bir öğrenciydi. Çok güzel doğa ve hayvan resimleri yapardı,” diye anması, devamında, “Onun nerelere gideceğini tahmin ediyordum,” diye eklemesi pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

Onun bu serüveni Rize Öğretmen Okulu’nun resim derslerinde biraz daha bilinçli bir hal alsa da, sonrasında yıllarca kesintiye uğrar.

Bu büyük ve çalkantılı yıllar daha çok roman, belgesel ve anlatılara konu olacaktır.

Oruçoğlu, uzun mahpusluk yıllarından sonra, ironik değimiyle, ilk ‘milletvekili’ seçildiği Vartinik’te başlayan ve kendisinin de içinde olduğu hareketin bastırılışını, Dersim’in onun üzerinde yarattığı etkileri, bir  hayli ses getiren ‘Tohum ve Dersim’ romanlarında şaşırtıp, afallatıcı usta bir dille  anlatmıştı. Bu destansı romanların sayfalarından çıkıp, onun İstanbul’daki Karşı Sanatta yeni açılan ‘Avusutralya’dan Anadoluya’ resim sergisini, sonrasında ise Diyarbakır’daki sergisini usul usul izledim.

Oruçoğlu romanlarında yarattığı o nehir gibi akan, aforizmalarla dolu bir dilin üzerine çıkıp, resimlerinde bambaşka bir dil yaratıyor.

O yaralı, o parçalı coğrafyanın dertlerini konu edinen Tohum, Newroz, Dersim, Filozof  romanlarının etkisinden kurtulmak kolay değildir.

Bir düzine insanın peşine düşen bir ordu, mağaranın önünde bedeni kurşunla kalbura çevrilmiş  bir bilge insan nasıl unutulur ki…

Onun az ilerisinde, arkadaşlarını kurtarmak için kendini feda eden uzun, ince boylu, gencecik  başka bir fidanın cansız bedeni yatmaktadır…

Kırılıp dökülen, Pek çok kavime ve medeniyete yataklık yapmış, kırılıp dökülmüş Dersim’in acılarının izini sürer Oruçoğlu, romanlarında.

Baş döndüren doğa tasvirleriyle, kokusu ve güzelliğiyle Kürdistan dağlarını süsleyen envai çeşit çiçek ve bitki örtüsünü bir şölen gibi sunar bize…

Yezdanşeri kar yığının üzerinde param parça eden, ağızları donmuş kan pıhtılarıyla dolaşan azgın kurtları görürüz orada…

Yıllara yayılıp  insanın hafsalasını donduran bu savaşta oğlunu dağlarda arayan bir kadının, Zine kadının hikayesine ortak oluruz irkilerek…

Tüylerinizi diken diken eden, yıllar boyunca beyninizin derinliklerine, bilinçaltlarınıza bile sirayet etmiş dogmalarınızı, tabularınızı kanatmaya başlayan bu romanların atmosferinden çıkıp, bu kez olaylara resimlerdeki ışık  ve renk oyunlarının derinliklerinden bakarız.

Üstü başı perperişan, yüz hatları deforme olmuş, saçı sakalı birbirine karışmış bir derviş görürüz orada mesela… Yanından, yöresinden fırlayan insan elleri, kafaları hafızamıza işlenir adeta… Kovuklardan, dağ doruklarından aşağıya doğru sarkan eller görürüz sık sık.

Bu resimlerinden birinin adı, ‘Dersim’den Türkiye’ye Sürgün’dür mesela; gerçeğimizin bir boyutunu anlatır bize.

Bir diğer duvarda, ‘Kırım sonrası’nı analtan başka bir resim yer alır; insanın kanını dondurur sanki. Beyaz; hayır, biraz grimsi veya daha çok beje kaçan bir renkteki kireç  kayasını yontarak, insan figürü çıkarır ortaya. Daha çok, soğuk yüzlü devleti anımsatan bir figür. Ürpeririz ona bakınca… Kırılmış, sonra sürgün yollarına düşmüş Ermenileri görür gibi oluruz.

Romanlardan çıkıp tuvallere yansıyan bu ışık ve renk  oyunlarının her birinin ayrı bir derdi, konusu vardır.

Onun  elli yıla varan sanat ve edebiyat  serüvenini biraz bilenler, kendine  has bir üslubunun olduğunu da kolayca hissederler.

Birkaç odayı dolduran resimlerin arasında gezinirken, bu resimler mi bir yazarın fırçasından çıkmıştır, yoksa kırka yakın roman, yüzlerce deneme mi bir ressamın kaleminden çıkmıştır sorusu yavaş yavaş anlamını yitirmeye başlar..

Bir duvarı boydan boya Hoca Nasreddin, Kaygusuz AbdaL, Evdela Zeynike, Ruhi Su, Nazım Hikmet, Sait Faik, Yılmaz Güney tabloları süsler.  Anadolu’nun bu bilge insanlarını da unutmamıştır Oruçoğlu.

Oruçoğlu, tablolarının gücünde büyülü ve ikna edici bir öz bulunduran ender ressamlardandır.

Dört ciltlik Grizu romanı, Zola’nın Germinal’inden sonra, yeryüzünde belki de madencileri işleyen en önemli eserlerden biridir. Yerin kaç kat altında, avrtları çökmüş insanlar, lağım fareleri, kafes içinde kör nefesi haber verecek kuşlar yer alır…. Çocuk yaşlarda falakalara yatırılıp zorla çalıştırılan çocuklar… Ardı ardına patlamalar… Ölüler, ölüler… Elleri kırbaçlı Fransız, Türk derebeyleri…

Zalimler ve ölülerin içinde yürürsünüz bir anda.Romanı kapatıp sırtınızı duvara dayadığınızda, nefesiniz gırtlağınızda düğümlenir.

 

Diyarbakır’daki Dağ Kapı’dan, Mardin Kapı’dan, Siverek’ten, sanki bir asır öteden geliyormuş gibi, şalvarlı insanlar, renkli giysili kadınlar geliyor galeriye…

Bir kadın ve yanındaki çocuğu, çok dikkatlice ‘Kürtler’ tablosuna bakıyorlar. Büyükçe bir dağ, aynı zamanda bir kafa arkası, sonsuz özgür mavi, yanıbaşı bir sığınak, dağın eteğinden zirvesine doğru  uzanan ölüler, savaş yorgunu ölü kafaları ve tipi boran, koca bir yorgun dağ, fazla söze gerek bırakmaz…Yakıcı, yıkıcı bir savaşı anlatır.

Hemen diğer bir köşede, maden resimleri yer alır. ‘Lağımcı Kulaksız Abidin, Baca Ağzı, Göçük, Madene Giriş, Maden Mahallesi’ ve daha bir çok resim… Üst üste yığılı kafalar, kömür suratlı insanlar, çizmelerinden, her yerlerinden madenkeşlerin yürüyüşlerini görürsünüz.

Kaç yıl önceydi, Paris’teki resim sergisini gezmiştim. Heybesine Avusturalya’dan doldurup getirdiklerine, Anadolu ve Avrupa’dan devşirdiklerini de ekleyip sergilemişti.

Salonun hemen girişinde hayli büyükçe ‘Martha’ tablosuyla karşılanıyordunuz. Kızılımsı  renkler  egemen gibi gözükse de,  tablo sanki bir ışık ve renk  cenneti gibi şavkıyordu.

Hemen onun  yanında, Paris Komünü sanki geçmişten geleceği çağırıyordu. İskeletlerin en üst taraflarında bir kuru kafanın çığlığı yükseliyordu. Az ötede, Kaos, Şaman, Parçalanma ve Göçmen renkler, desenler, motifler… kafanın içindeki kafalar karmaşasıdır, dağılıp parçalanmadır. Bu tablolar, sanki bu kozmopolit kerhaneyi, düşünüp, üretip, yaratan  bir dünya şehri olan Paris’i anlatıyordu.

Bu büyük şehirlerin asırlardır biriken travmalarımıydı bu eserler?

Bu renk ve ışık mahşeri tabloları izleyen çoğunluk, sanki bu tablolarda  biraz da geçmişlerden gelen kendilerini görüyorlardı.

Yüzlerinden sanatın gerçek olmadığını biliyoruz, burada yüzümüze gülümseyen bu eserler gerçeklerin çok üstlerinde parçalanarak yeniden  yaratılan eserlerdir.Der gibi oldukları anlaşılır gibiydi.

Kim ne derse desin, Oruçoğlu geleceğe müthiş bir hazine bırakıyor.

 

Çok kalabalık ve ilgili insanlar gezinip, bakıyor, notlar alıyor ve ‘biraz zaman geçsin, az daha tavsasın yine gelip görürüz,’ diyorlardı. Sergiyi gezenlerin yazdıklarına biraz olsun baktım.

 

‘’İlkel ve modernizmin ustaca bir sentezi, tek kelimeyle bravo.

Mümtaz Çeltik – Ressam

 

‘’Bu resimler ciddi bir şekilde melezleşmiş resimlerdir. Bu anlamıyla evrenseldir diyebiliriz. Bu resimleri Miro’nun çağında görebiliriz. Muzo, Türkiye’yi dünyaya anlatıyor. Türkiye’de Muzo’yu anlarsa, iyi bir ressamı kazanmış olacaktır derim…

İsmail Yıldırım – Ressam

Kendine özgü şık bir tekniği ile tam anlamıyla estetik bir gösteri diyebiliriz. Belli ki tarihi, mitoloji ve modernizmi sentezleyen entelektüel bir ressamın, ayrıca güzel bir yazarın düş bahçelerindeyiz.

Emirali Yağan – Şair

Renkler oldukça canlı, resimlerdeki ışık, umudu muştuluyor. Figuratif yanları önemli. Stilde göze çarpan, kübizimle, konstrüktivizm sentezi var. Martha tablosu modernizmin güzel bir sentezi. Aslında bu tablolar ışık dolu, keşke karanlıkta bakabilseydik..

Ozan Tea – Sinemacı.

Muzaffer Oruçoğlu ondört yıla yakın mahpusluk ve otuz yıla yakın yaşadığı sürgün yıllarında, otuz beş kitap, yüzlerce resim ve heykelleriyle dünyanın bir ucundan öte ucuna gezinip dururken, onu onun gibi dünya düşleyenler yakından takip ediyorlar…

Varsın görüp görmezden gelenler, onu hiç görmesinler.

O hiç durmuyor, hep sözcükler üretiyor ve sonra geri dönüp eline fırçasını alıp ürettiği sözcüklerini boyuyor…