VARLIĞIN; IŞIK, SES VE RENK ÖZGÜRLÜĞÜ Mehmet Akkaya

“Üyelerinin çoğunun okuması yazması olmayan Kilisenin, bu üyelerini eğitmek için, resimlerin, resimlendirilmiş bir kitaptaki imgelerin çocuklara yardımcı olduğu gibi yararlı olabileceğini, resme karşı çıkan herkese anımsattı. ‘Nasıl ki yazı, okumasını bilenin işine yarıyor, resim de ne okumasını ne de yazmasını bilenin işine yarar’ diye buyurdu.”Günümüzde adına resim denilen biçimleri, mağara duvarına yapan ilk kuşak insan kümeleri, yaptıkları biçimlerin gelişerek modern bir sanata dönüşeceğini kuşkusuz ki düşünmediler. İlk kuşak “ressamlar” yaptıklarını maddi yaşamlarını kolaylaştırmanın bir aracı olarak ortaya koyduklarının bilincindeydiler. Tek değilse bile asıl motivasyon maddi yaşam kaygıları idi. Resmin de içinde yer aldığı plastik sanatların, özellikle de mimarinin işlevsellik boyutuna vurgu yapılması halen geçerliliğini korumaktadır. Yine de resim gibi heykel ve mimarinin de güzel sanatlar adı altında anılması bugün için yerleşik bir yargı durumundadır. Yalnız mimaride değil resim gibi diğer sanat disiplinlerinde de işlevsellik problemi çözülmüş değildir. Antikçağ’ın olsun Ortaçağ’ın ya da Rönesans ve Aydınlanma döneminin ressamları da sanatı toplumsal fonksiyonlarından yalıtarak ele alamadılar. Toplumsal kaygılarla estetik kaygılar arasındaki gerilim günümüzde de sanatçılar için merkezi mesele olma niteliğini sürdürmektedir. Soyutlama ve simgeleştirme tekniklerine yoğunlaşma; sese, renge, ışığa form kazandırmaya çalışırken başvurulan yöntemlerde bunun izleri görülebilmektedir. Oruçoğlu ise bu anlamdaki soyutlamada aşırı yollara başvuran ressamlar arasında görünmektedir. Resimlerindeki konu genişliği ve üslup zenginliğinin kaynakları başlı başına bir araştırma konusudur. Yöntemi, dünya görüşü, benimsediği estetik ve felsefi anlayışı saptamak ise görece daha kolaydır.

Sanatın, egemen sınıflar açısından rolü büyüktür. Yukarıda Gombrich’in de ifadelerinden bunu anlıyoruz. Sanatı, iktisadi sınıfların, günümüzde kapitalizmin kendi çıkarına uygun olarak koşullamak istemesi akılda tutulmalıdır. Devlet sanatçılığı gibi deyimlerin türetilmiş olması boşuna değildir. Eski devletlerin olsun ulus-devletlerin olsun akademileri, genel çerçevede okulları, en genel çerçevede eğitim kurumlarını inşa edip toplumu, kendi ekonomik, sosyal ve kültürel çıkarı doğrultusunda yönlendirmesi, sevk ve idare etmesi sermayenin lehine bir durum yaratır. Kamu hizmeti açısından birtakım olanaklar getirse de gerçek niyet iyi değildir. Yine de kamusal hizmet politikaları gereği toplumun farklı kesimleri gibi sanatçıların da bu politikalardan olumlu anlamda sonuçlara ulaştıkları olmuştur. Şu var ki, devlet ve kurulu düzen tarafından desteklenen bir sanat ve sanatçının kurulu düzeni aşma yeteneği taşıdığı tartışma götürür.Batı sanat tarihine (resim tarihi) ilişkin daha ayrıntılı bir sunumu Hayat ve Sanat isimli kitabımda yapmıştım. Oruçoğlu’nu konu ederken birkaç cümleyle de olsa ülkemizin resim tarihine göz atmak gerekebilir. Osmanlı-Türkiye toplumunun resim tarihi hat, ebru ve minyatür geleneğine bağlıdır. Levni ile modern resme bir geçiş yapıldığı ileri sürülür. Kapitalizmin Osmanlıya girişi, ekonomik işleyişi değiştirdiği gibi üstyapısal unsurlarda da değişiklik yaratmıştır. İki boyutlu minyatürlerin yerini üç boyutlu modern resim almaya başlamıştır. Modernleşme askeri kurumlarda daha yoğun görüldüğü gibi ressamlar da asker kökenlidir. Devlet tarafından Batının sanat merkezlerine (Paris, Berlin vs.) gönderilen sanatçı adayları modern sanat ve buradaki konu bağlamında resim tekniklerini öğrenerek dönmüşlerdir. Yani devlet sanatçıyı yetiştiriyor. Kaba bir yorumla söylenebilir ki, devlet tarafından yetiştirilen, koşullanan sanatçı da insana, topluma ve dünyaya onun perspektifinden, onun penceresinden bakmaktadır. Oysa muhalif sanatçı (Oruçoğlu vb.) bu perspektife karşı mücadele ederek kendini inşa etmiş kişidir.Osmanlı-Türkiye’nin resim tarihinde 1883 önemli bir kırılma noktası sayılabilir. Zira Sanat Akademisinin kurulduğu yıldır. Asker kökenli ressamların desteğinde yine dönemin önemli bir sanatçı ailesinden gelen ressam Osman Hamdi Bey tarafından kuruluyor. Osman Hamdi, Osmanlı yaşam tarzını paşa ve padişahlar açısından ele aldığı resimlerle tanınır. Öncülüğünü ve müdürlüğünü yaptığı Akademi, sosyal ve siyasal koşullara bağlı olarak evrime uğramıştır. Sanatın ve özel olarak da resmin Osmanlı döneminde, imparatorluğun ideolojisini taşırken cumhuriyetle birlikte de modern sınıfların ideolojisini taşımaya başladığını söylemek yanlış olmaz. Bu kısa girişi vermenin nedeni de zaten bu tezi göstermek içindir. Resim sanatında; figürasyon çalışması, üç boyutluluk ve tuval teknikleri yanında konularda da değişiklikler olur ilerleyen süreçte. Ayrıca Osmanlı-Türkiye resminde ekolleşme, ona dönemsel olarak bakmayı da gerektirir. “1914 Kuşağı” bir ekol yaratır. İzlenimciliğin etkisinde olan ressamlar içinde İbrahim Çallı adı en çok bilinendir. Bu tek örnekten bile anlaşılıyor ki, resmi ideolojinin modernleşmeyi kendisiyle birlikte (1920’lerden) başlatması gerçeği yansıtmıyor. Çallı; çizdiği gül, natürmort ve manzara resimleriyle dikkat çekmiştir. 1928’de kurulan “Müstakiller Birliği” de resimde etkili olmuştur. Resme eleştirel bakmayı önemseyen grup modülasyon uygulamasını önemsemiştir. İçinde Nurullah Berk ve Abidin Dino, Elif Naci, Bedri Rahmi Eyuboğlu gibi gerçekçi sayılabilecek ressamlar ise 1933’te “D Grubu”nu kurmuşlardır. Grubun resmi kentsoylu ve aşırı biçimci olarak değerlendirilir. Abidin Dino’da köyü duyuran figürlere rastlanmış (İbrik), Elif Naci ise naif resimler vermiştir. Nurullah Berk’te de iki boyutlu izlenimi veren daha ziyade kadın yüzleri görülmektedir. 
II. Emperyalist Savaş yıllarında da (1941) “Yeniler” adıyla bir ekol daha ortaya çıkar. Savaşın tahribatlarını ve sosyal adaletsizliği tuvale yansıtmayı düşleyen grup “liman” konulu bir sergi düzenlemiş ve kendilerini sosyalist olarak değerlendirmişlerdir. Önemli temsilcilerinden birisi Nuri İyem idi. Grubun resimleri ve sergileri kitleleri etkiledi ve en geniş izleyici kitleye sahip oldular. 1950 yıllarında ise “Paris Okulu” etkili oluyor. Okulun etkisi non-figüratif ve dışavurumcu tarzı yaygınlaştırmak biçiminde oluyor. Türk resim tarihi Fikret Mualla (Saygı) gibi renkli kişileri de tanıdı. Bu da ekoller dışı, düzen dışı kişiliklerin göstergesi olması bakımından orijinaldir. Onun resimlerinde ise renkler armonisini saptamak zor değildir. Görülüyor ki, Osmanlı-Türkiye resim sanatı modern birçok konu ve tekniği uygulamakta, Osmanlı-Türkiye tarihindeki modernleşme hareketlerine paralel olarak yürümüştür. Manzara resimleri, sosyal yaşamdan görüntüler, nü resimleri, Şeker Ahmet Paşa’da olduğu gibi sebze, meyve resimlerinde yeni biçim ve teknikler kullanılmıştır. Son Halife Abdülmecit Efendi’nin de ressam olmasını ve nü resmi de dahil Batı tarzında resimler çizdiğini de unutmamak gerekir.Resimleri ele aldıkları konuya bakarak yargılamak nesnel bir eleştiri için yeterli olmasa da farklı unsurlarla birlikte ele alındığında bir gerçekliği de işaret edebilmektedir. Cumhuriyet döneminin ressamlarından Avni Arbaş’a bakıldığında atlar ve atlar üzerinde Mustafa Kemal figürleri görürüsünüz. Cumhuriyet öncesi ressamlarda ise çok miktarda paşa ve padişah resmine veya Osmanlı toplum sistemini meşrulaştıran tablolarla karşılaşılır. Bu ve benzeri figürlerin yerini Oruçoğlu’nun eserlerinde ise Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin, Yılmaz Güney, çapayla dirgenle yürüyen köylüler, maden ocakları ve işçiler alır. Konu eserlerin niteliğini göstermeye yetmezse de konu, onu işlemek için gerekli yöntemin de ne olduğunu etkilediği için bir kriter olarak ele alınabilir. Oruçoğlu, resme ortaokul yıllarında ilgi duymaya başladığını söylüyor. Sunulan bu resim geleneğinden ne denli yararlandığına dair somut bilgiye sahip değiliz. Ama Osmanlının dinsel ideolojisinden Cumhuriyetin ise dinci ve milliyetçi ideolojisinden kopmuş olduğunu söylemek gerekiyor. Dolayısıyla onun resimlerini kendi içinde, önceki kuşaktan bağımsız olarak değerlendirmekte yarar var. Oruçoğlu’nun resmini anlamaya, onun izlediği tekniği çözümleyerek başlanabilir.Oruçoğlu, Resim ve Resim Tekniği Gombrich Antik ve Ortaçağ yıllarını kastederek şunları yazıyor: “Zamanın ressamları, boyaları, ne tüp içinde ne de kutu içinde alıyorlardı. Renklerin çoğunluğu, boyalı ağaçlardan ve madenlerden kendileri elde ediyorlardı. Bunları iki taş arasında kendileri eziyorlar veya bu işi bir çırağa yaptırıyorlar, bu yolla çıkarılan tozu, kullanmadan önce, bir tür karışım elde edinceye dek sulandırıyorlardı.” Aynı yerde belirtildiğine göre bu tarzda elde edilen boyalar amaca iyi hizmet etse de çabuk kuruyordu. Bu kuruluğa yol açan ise karışımda kullanılan yumurta idi. Ressam Van Eyck, yumurta yerine yağ kullanarak bir bakıma yağlıboya tekniğini icat etmiş oldu. Onun yaptığı resim sanatına önemli bir katkıydı. Galilei de kendi alanında devrim yakarken daha ileriyi görme yeteneğine sahip teleskopu geliştirmişti. Bunun gibi Oruçoğlu da okaluptüs bitkisinden hareketle boyalar yapıyor. Kuşkusuz ki sanat kişisinin kullandığı araçların kendi icadı olması ile diğer insanların icadı olması arasında fark vardır. Ressam kendi icadı olan araçları daha operasyonel düzeyde kullanmaktadır. Çünkü o araç ya da eleman, düşün ya da sanat kişisinin doğrudan amaçları göz önüne alınarak yapılmıştır. İnsan kendisi araç ve elaman ürettiğinde onun verimli kullanılmasının yollarını da en yaratıcı tarzda üretmektedir. Bu yüzden Oruçoğlu’nun kimi zaman herhangi bir muşambanın üzerini zımparalayarak onu tuval haline getirdiği görülmektedir. “Hegel”, “Merak” ve “Baretli Yaşam” adlı tablolarda olduğu gibi. Bazen de bir bezi tuval olarak kullanmaktadır. Akrilik yanında suluboya, yağlı boyaya başvurduğu anlaşılmaktadır. Ayrıntısını Oruçoğlu’ndan dinleyelim:“Resmi muhtelif yüzeylere çizerim. Nakışlı nakışsız, dikişli dikişsiz, kırışık düz, her türlü beze; kağıt, tahta, plastik, metal ve halının ters yüzüne. En çok kullandığım boya tekniği akrilik, yağlıboya ve okaliptüs reçinesidir. Bu boyalara bazen kum katar, yüzeye yayarım. Kumu tutkalla sürdüğüm de olur. Kolajlama veya karışık tekniğe yönelirim zaman zaman. Kalın tahta yüzeylere her türden malzemeyi yapıştırır, çakar ve sonra da bunları boya ile işlerim. Geçenlerde kafamı sıfır numara tıraş ettim, saçlarımı, nevrotik bir sezgiyle sürekli beni süzen ve içimi okuyan, bitmemiş portrenin kafasına yapıştırdım, yanına da ormanda bulduğum kurumuş bir kertenkele ölüsünü yerleştirdim. Boya ile işlenince resme ruh veriyorlar bunlar.Güncel Sanat'ta devam edecek..