VARLIK, İMAJİNASYON VE BELLEK Mehmet Akkaya

VARLIK, İMAJİNASYON VE BELLEK
Mehmet Akkaya

Muzaffer Oruçoğlu”nun “Devrim Tabloları” diyebileceğimiz resimler koleksiyonunun sergilendiği etkinlik bağlamında sanatçının eserlerine varlık, imajinasyon ve bellek kavramları açısından kısa bir değinide bulunmak istiyorum. Bu kavramların sanat ve devrim ilişkisini açığa çıkarmakta rol oynadıkları, olup bitenin üzerindeki örtüyü kaldırmakta da işlev gördükleri açıktır. Oruçoğlu’nun tabloları bir yandan devrimin imajinatif/imgesel sunumları ve belleği olurken bir yandan da belleğin tazelenmesi olarak okunabilir. Öte yandan Ekim Devrimi’ni konu alan bu sergi resimleri için Ekim’in doğurduğu eserler veya doğrudan doğruya Ekim’in ürünleri de denilebilir. Buna göre söz konusu eserleri, hem Oruçoğlu’nun hem de Devrim’in tabloları olarak da değerlendirmek yanlış olmaz.

Andığımız üç konu ve kavramın arasında belirli bir korelasyon olduğu düşünülerek bunların pratik, teori ve potansiyel üçlüsüne dayandığını söyleyebiliriz. Diyalektikçi düşünüş tarzında anılan üçlülere vurgu yapılması anlamlıdır sanırım. Pratik, varlığa karşılık gelir ki, konumuz açısından sınıf mücadelesi ve devrimi işaret etmektedir. Teori ise politik ve estetik formuna bürünmüş “varlık”tan başka bir şey değildir. Hegel ve Marx gibi düşünürlerin kastını biraz zorlayarak belleğe de bireşim/sentez yerine aktüel olan diyebiliriz. Aktüel (yani devrim) aynı zamanda potansiyelin temel belirlenimlerinden birisi olmaktadır. Bellek, insanın ve toplumun ruh dünyasını işaret ederken aynı zamanda potansiyelin depolandığı fakülte işlevi görmektedir. Objektif koşulların oluşması ve süjenin olgunlaşmasıyla yani “yeterli neden ilkesi”nin gerçekleştiği tarihi durumlarda varlık ya da potansiyel, aktüel hale gelir. İşte o an devrimin gerçek olduğu momenttir. 1917’nin Ekiminde yaşanan da, biriken sosyal ve siyasal potansiyelin açığa çıkması ve güncellenmesi olmuştur. An itibarıyla da Sovyet veya Ekim Devrimi, halkların belleklerinde yaşamayı sürdürüyor. Bu anlamaya göre Oruçoğlu’nun tablolarına da bu devrimin yarattığı değerler ve dünya insanına yaydığı, benimsettiği umutlar ilham olmuştur denilebilir.

Sınıf mücadelesinde egemen sınıflar devrimin varlık koşullarını geçici de olsa imha edebilirler. Keza teoriyi de zayıflatabilir, kitlelerin gözünde değersizleştirip itibarsızlaştırabilirler. Çünkü bunları yapmak için ellerinde yeterince fiziksel/şiddet araçları ve ideolojik aygıtları mevcuttur. Oysa aynı “başarıyı” bellek ya da potansiyel olanda göstermeleri zordur. Bellek deyince tarihselliği anmamız gerekiyor elbette. Genel olarak insanlığın özelde de halkların ve emekçilerin en güçlü oldukları alan olarak tarihsel tecrübeleri veya bellekleri örnek verilebilir. Her toplumun böyle bir tarihi tecrübeye sahip olduğunu, tecrübeleri bir potansiyele çevirdiği düşünülebilir. Teorinin olduğu gibi belleğin de farklı taşınma ve korunma biçimleri bulunuyor. Bu biçimlerin en başında belki de sanat var. Bu yüzden çağımızda bellekle ilişkilendirilecek en dinamik konu ya da kavramın sanat olduğunu ileri sürebiliriz. Dolayısıyla sanatın ya da ona imkan veren imajinatif ya da simgesel düşüncenin bilimsel ve kavramsal düşünceyi öncelediği varsayımı yabana atılamaz. Modern anlamda sanattan uzak olsalar bile “mağara resimleri” deyimini anımsamak gerekir.

İmajinatif/hayali düşüncede olmayanı kurgulamak, devrimler yapmak, yeni tarzda devrimlerden hareketle değişik ve zengin toplumlar ve dünyalar tasarlamak insanlığın yeni bir alışkanlığı değildir. Bilhassa emekçi sınıflar, yeniyi kurgulamakta ve gerçekleştirmekte geliştirdikleri yetenek açısından –eskiden beri- ayrıcalıklı bir yerde durmaktadırlar. Sanatçı veya düşün insanı da bu ayrıcalıklı sınıfın hayallerini, bu hayaller bilinçli olmasa bile, görmezden gelemez. Kaldı ki sanatçı, bu hayalleri geliştirmekle işe başlıyor, onları biçimlendirip, sistemleştirerek yapıt haline getiriyor. Popülerleştirerek söylenirse halkın ve devrimin hayal dünyasına, kendini kapatmış bir sanat ve düşün adamı da bulunmuyor. Salt son zamanları dikkate alarak belirtmek gerekir ki Haziran Ayaklanmasını, Arap Halk Direnişlerini, elbette Rojava tecrübesini ve şimdilerde İran halkının sokağa taşıdığı hayallere kapalı olan bir sanatçı, asla yüksek ya da devrimci dediğimiz bilinç düzeyine yükselemez.

Hegel, bilincin en yüksek tarzının imajinatifte değil kavramsalda ortaya çıkmış olduğunu düşünse de, üstelik resim ve heykel’in miadını çoktan doldurduğu iddiasını dile getirmiş olsa da çağımızın sanat dehası, Hegel’den farklı bir konumda bulunuyor. Çağımızda ve günümüzde yüksek ya da özgür bilinç kendisini “devrimci bilinç” tarzında gerçekleştiriyor. Bu tarz; politik, felsefi ve bilimsel bilincin yanında estetik bilinci de kaçınılmaz kılmaktadır. Muzaffer Oruçoğlu”nun “Devrim Tabloları” dediğimiz eserleri de bu yüksek ya da “devrimci bilinç” olgusundan ayrı ele alınamaz.

“Devrimci bilinç” ürünü olarak ortaya çıkan her eser gibi Oruçoğlu’nun tablolarını da devrim ile halk ya da sanat izleyicisi arasında bir köprü olarak ele almak yanlış olmayacaktır. Halkların belleğini tazelemede sanat ve örneğimizde olduğu gibi uzam sanatları da eskiden beri merkezi bir konum ortaya koyuyor. İnsanlığın mücadele tarihi, belleğini yitirmeyen halkların yenilmez olduğunu, belleğin de imgesel düşüncenin (imgelemin) ürünü olarak ortaya çıkan sanat ürünleriyle yaşam bulduğunu gösteriyor.