NEWROZ ‘UÇURUMA DÜŞEN ÇIĞLIK’ Cihan Erdoğan


İçinden geçtiğimiz bu karanlık, bu çürüme ve parçalanma günlerinde Muzaffer Oruçoğlu’nun “Newroz” adlı romanını yeniden okumak iyi geldi. Onu ikinci kez okuyuşumda farklı detaylar görüp önce biraz duraksadım, sonra belli belirsiz bir şaşkınlık yaşadım. Bazı romanlar klasik filmler gibidir. Klasik bir filmi  her izleyişimizde genellikle kaçırdığımız bir ayrıntıyı yakalar, buna hayıflanırız.

İyi işlenmiş romanlar da dikkatli okurda aynı etkiyi yaratır. Kaçırdığınız ufacık bir detayda ne tür fırtınaların yattığını fark ederiz ve iç dünyamızda kekremsi bir burukluk oluşur.

Bu hali John Berger ‘Görme Biçimleri’ diye tanımlar. İzlediğimiz bir filmde, okuduğumuz bir romanda, karşımızda duran bir heykel ya da tabloda yer alan detayları ne kadar fark edersek, ondaki derinliği o kadar iyi özümseriz.

Muzaffer Oruçoğlu’nun ‘edebi derinliğini’ ve ‘ebedi isyankarlığını’ biraz John Berger’e benzetebiliriz. İkisi de Marksist, ikisi de roman, şiir yazıyor ve resim yapıyor. İkisi de kuramcı ve göründüklerinden daha iyimser ve vicdanlılar.

Kısa sözün uzunu, kırka yakın romanıyla var olan, tanıdık, bildik Oruçoğlu, göründüğünün epeyce ötesine sistemin çok dışarısına çıkıp fırçasını, kalemini karanlığın böğrüne dayayarak uçurum kıyılarında gezinmektedir. Onun eserleri arasında ayrım yapmak ne kadar doğrudur, kuşkuluyum. Ama Tohum, dört ciltlik Grizu’lar, Uçurum Geyik’leri, Filozof, Dersim ve nihayet Newroz büyük karanlıkların içerisinden gün yüzüne çıkan eserlerdir diyebiliriz.

Ülkedeki burjuva kökenli, solcu ya da sağcı aydınlar Muzaffer Oruçoğlu’na pek yüz vermiyorlar. Hatta nerdeyse adını dahi anmak istemiyorlar. Oruçoğlu da zaten bu çevrelere pek teşne değil. Doğru bildiği yoldan yürüyüp bir başına fabrika gibi çalışarak denemeler yazıyor, resimler, heykeller yapıyor, şiirler, romanlar üretiyor. ‘Çağdaş çelebi’ bir edayla ve tasasız bir özgüvenle yoluna devam ediyor yani.

Oruçoğlu’nun yaşamı biraz da, yirminci yüzyılın büyük ressamlarından Chaim Soutine’nin yaşamı gibidir. Soutine’nin anlaşılması elli yılı almıştır.

Muzaffer Oruçoğlu da zamana dayanacak eserler üretiyor. Bu eserler üzerinde titiz bir şekilde yoğunlaşıyor. Dönemsel sorunlarından arınıp rahatlamış bir Türkiye ve Kürdistan’da Grizu’ların, Tohum’un, Filozof’un, Dersim’in ve Newroz’un tiyatro, opera ve sinemanın konusu olacağına hiç kuşku yok.

Esas konumuza, Newroz romanına dönecek olursak, Muzaffer Oruçoğlu’nun bu romanında sözün, rengin, direnişin ve ışığın atını mahmuzlayıp okurları Kürdistan’da uzun bir geziye çıkardığını söyleyebiliriz. Newroz, yüz yıllardır parçalanıp dağılmış olan Kürdistan’ın acısını, feryadını iki koldan anlatmaktadır.

Birinci kol, komutan Agit’in grubuyla Güney Kürdistan’dan Kuzey Kürdistan’a girişidir. Botan, Kürdistan’ın kapısıdır. Muhteşem kalenin çift kanatlı, gösterişli, ama muktedirler bakımından çürük kapısıdır. Mazlumların buradan gürlemesinin zamanıdır. Komutan Agit, ‘Eruh ve Şemzinan’a, dünyanın sağır antenlerine, kör ekranlarına bu iki gedikten girebiliriz ancak. Botan’ın dizginini Botan’ın en büyük zorbasını vurarak ele geçirebiliriz’ diye düşünmektedir…

Ve o büyük baskın sahiden de buradan başlar işte.

İkinci kol arayışında, bir başına Zine kadın vardır. Yedi çocuğunu; Şino’yu, Xece’yi, Xezal’ı, Xoncesor’u, Delal’ı, Zilan ve Hevre’yi toprağa verip, dağlara kaptırdığı oğlu Rodi’nin, yani “Dağların Çeto’’sunun arayışına çıkan Zine’nin hikayesi…

Her iki arayışın birleştiği ortak bir tarihsel nokta vardır bu hikayede. Aynı topraklara mal olmuş bir efsaneyi, Gılgameş’in yitirilen özgürlüğü arayış efsanesini çağrıştırmaktadır bu. Tabi ki hikaye buraya takılıp kalmaz. Romanda konular dallanıp budaklanır. Oruçoğlu, yıldız sağanağı gibi aforizma, direniş ve rengarenk çiçek, bitki, doğa sağanağına tutar okuru. Zine ve gerillalarla birlikte Botan’ın üç yüce dağı; Herakol, Cudi ve Cilo Dağları’nda başlayan zulüm ve direnişle dolu gezintilere diğer dağlarda da konuk olmakta gecikmez. Kelemem Dağları, Mor Dağ, Porva Dağı, Munzur Dağları ve destanlara, efsanelere konu olan Ağrı Dağı, yani Ararat Dağı, insanlık tarihinin en eski gemisinin, Nuh’un Gemisi’nin mekanı olan zirvelerine bu kez çağdaş direnişçileri; Nozer ve grubunu konuk eder. Gabar’ın yalçın kayalıkları, Dicle ile Zap Suyu, Agit ve grubuna da mesken olur. Çeto, Muş, Diyarbakır, Siirt bölgelerinde seyyardır. Meskeni Şerafettin, Bingöl, Çotela ve Malato Dağları’dır. Sarı Duran Çukurca’dadır. Rohni, Siirt, Hakkari bölgesinde, Cudi’de komutan Agid’in sağ koludur. Onların ayaklarını bastıkları topraklar sıcak ve ateşli bir değişime uğramakta gecikmez. Her gittikleri yerde, Kürdün genç kızları ve oğulları heyecanla onlara katılır. Katbekat çoğalırlar zamanla. Nehirlerin uğultusu da, ruhu da değişmeye başlar bu dönemde. Fırat ve Dicle başta olmak üzere, tüm nehirlerin sesleri daha bir gür çıkar sanki. Kulaklarını o iyimser, duru ve coşkun seslere veren her insanın ruhu ve dünyası değişir artık. Bu sesler, bu karmaşık, iyimser uğultular, yeni bir dünyanın; özgür, onurlu, korkusuz bir dünyanın habercisi olur. Bahtlarının altın şafağını hep birlikte görecek olanlar türküler söyleyerek girdikleri köylerde davul zurnayla karşılanır, Koçero, Başok Barı oynarlar. Tüm oyunlarda bar başını ellerinde kızıl destimallarla kadınlar çeker.

Kürdistan’ın dağları büyük bir hengame, çetin bir savaş içerisindedir artık.

Karşı cephenin savaş kurmayının; Özel Harp Dairesi’nin, MİT’in, özel eğitilmiş komando birliklerinin başında Üsteğmen Şahin, Albay Rambo Remzi, yüzbaşı Osman, Tuğgeneral Yusuf ve General Oso vardır… Korucularıyla, Aşiretleriyle, korucu başlarıyla bir büyük ordu köylerde, dağlarda sürek avına çıkar.

Oruçoğlu, savaş kurmayının psikolojik dünyasında okuru gezdirip durur. Onların ruh dünyalarındaki alt üst oluşları, korkuları, korkularının yüzlerine nasıl yansıdığını, nasıl parçalanıp dağıldıklarını bir Kafka, bir Dostoyevski duyarlılığıyla anlatır.

Dağlarda, sığınaklarda, yürüyüş kollarına kurulan pusularda üçer, beşer, onar gerilla vurulur. Baskın ve pusu anaforuna girmiş gibi olur okur. Beşer, onar asker, komando, korucu vurulur. Tanrının teneke kuşları olan savaş uçakları, helikopterler (fırfırikler) dağı taşı bombardıman altında tutar. İsyancılar cephesinde en büyük sarsıntıyı Komutan Agid’in, Mahzun Korkmaz’ın vuruluşu yaratır. Çatışmalar daha da kızışır…

Zine, oğlu Rodi’nin, yani dağların Çeto’sunun izini bırakmaz. Dağları yalayarak geçen kutsal Fırat’ın kıyısına gelir sonunda. Kızılın kahverengiyle kucaklaştığı, yeşilin karada eridiği, grinin parlak bir ışıkla görünüp kaybolduğu çamur dalgalarını, delicoş ürkütücü akışını hüzünle seyre koyulur. Sulara kapılıp hızla geçen kırılmış dallara, sazlara, kamışlara, nilüfer, yosun, tomurcuk ve kuşburnu, kuş teleklerine, çürümüş kütüklere ürpererek bakar…

“Kürdün ejderhasısın Fırat, yağma tufansın. Kaya çiçeğinde gözün var. Cümle çınarların kökünü yutsan doymazsın. Çaylar sana gelir. Sen kime götürürsün Fırat? Kürdün kütüğünde bin ah var. Her ahında bin engerek çöreklenmiş. Hangi renge boyadın zehrin yeşilini, Fırat? Gece kaim, gündüz saimsin Fırat. Gayretine dokunmak kimin haddine? Cennete girsen, fidan kırarsın Fırat. Cehenneme aksan, kazan delersin. Ah Fırat, Fırat!” “Hıçkırarak ağladı. Kısa aralıklarla toprağa verdiği çocukları Şino, Xece, Xezal, Xoncesor, Delal, Zilan ve Hevre’nin mezarlarını düşündü. Rodi’sini düşündü. Her insan bir Dicle, bir Fırat’tır. Her insan kendi yatağında akar. Rodi Fırat’ın, Dicle’nin dağların yatağında yatıyordu.

Savaşın demir yasalarıyla biçimleniyordu her şey.

Zine, bahar, yaz, kış demiyor geziniyordu. Zaman oluyor Yezdanşer’le, zaman oluyor ak sakallı Alboz’la yoluna devam ediyordu. Yakıp ısınmak için çer çöp toplamaya çıkan Zine döndüğünde, yirmiye yakın testere dişli kurdun saldırısına uğrayan Alboz’un kaş göz arasında kayıplara karıştığını görerek irkildi. Alev alazında, karanlığa başkaldıran bir Zerdüşt büyücüsü gibi bağırıyordu Zine… İki büklüm eğilerek sahayı taramaya başladı yeniden. Elbise parçalarını, lastik ayakkabıları, tespihi, sarığı ve buzdaki kan lekelerini görünce, feryadını derinleştirdi.

“Ax le le le leeeeee, wax le le le leeeeee!”

Romanın bu bölümünde, yıllar önce okuduğum Şolohov’un Durgun Don Roman’ın da olduğu gibi üşüme, donma krizlerini yaşadım. Anlatılanlar bir film sahnesi gibi donarak kaldı gözlerimin önünde.

‘Newroz romanı ilk direniş güçlerinin iç dünyasını, doğayla ilişkilerini ve halkın ruhunda yarattığı değişimi anlatıyor’ Kürdistan’ın doğasını okuyucuyu sarsa sarsa anlatıyor Oruçoğlu.

Aslında Newroz’un Grizu’lar gibi bir külliyat halinde hep devamı gelsin diyorsunuz. 1990-92 yıllarında yazılmış…

Bugüne uzayıp gelseydi keşke. Yakılıp yıkılan şehirleri, bodrumlarda yakılan insanları da hanesine katmış olacaktı kuşkusuz. Dondurucu kış soğuklarından bahara doğru ilerlerken tomurcuklanan Serhildan seslerinin uğultuları arasında, büyük Newroz gösterilerine hazırlıkları sırasında bitiyor roman.

Newroz romanın üçüncü baskısı geçtiğimiz günlerde Belge Yayınları’ndan çıktı… Okuyucusu bol olsun…

Newroz’u okurken, Oruçoğlu’nun yıllar önce hapishanedeyken yazdığı şu şiiri de anmadan edemiyor insan.

Lo Çeto!

Çeto!

Dağlarımın kartalı,

Çık ininden Ses ver lo!

Ses ver Fena basıldık

Helikopter takırtısı Silah şakırtısıdır

Feryadı figanı boğan

Köy yollarında kan

Elimde filinta

Cebimde soğan

Lo Çeto!

Çeto!

Çık ininden

Sesim çatallaştı!

Yine kan tuttu beni

Bu can Bu cefayı çekmez

Zemheri kurtlarının

Cinlerin ifritlerin Pençesine düşmüşüm

Sabrım hançer taşıdır

Yüreğim kördüğüm

Öfkem vahimdir

Bir akıl ver Bir yol göster

Billah Belaya hazıram

Yetsin diyek

Gayri yetsin

Bu kabir azabı

Bu zulüm Bu zillet Bitsin!