DERSIM SOYKIRIMI NEDEN YAPILDI? Diyax Polat


TC Dersim`de bir soykırım yapıldığını kabul etmiyor, fakat oraya yapılan askeri harekatın bir isyana karşı icra edildiğini iddia ediyor.
Örneğin sanki hakkı imiş gibi ''vergi vermediler'', ''asker vermediler'', ''yolların yapılmasına, okulların, karakolların kurulmasına karşı çıktılar'' diyor.
Bunların tümden yalan olduğu şimdi TC'nin resmi belgelerinde de ortaya çıkmış bulunuyor.
Yaşadığım köy Dersim Yasak Bölge'de. Çocukluğumda bizim köyden daha ileride Erzincan ve Pülümür dağlarına doğru, Dersim'in en ücra noktası diyebileceğimiz bir noktada bir karakol vardı. Qarakolê Gerê diyorlardı. İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının dağda olduğu duyulunca TC o karakolu 1973'de boşalttı. Yani Kaypakkaya ve arkadaşlarından dolayı o bölgede güvenlik kaygısı yaşadı. Oysa 1937'den önce TC oraya bir karakol kurmuş. Ben eski karakolun harabelerini gördüm, vadiye daha hakim bir noktadaydı. 73'de boşaltılan yeni karakol ise çeşmeye yakın bir noktada yapılmıştı.
TC o civar mezralarını bir muhtarlık altında toplamış, onlara Türkçesi de olan bir muhtar atamış. Adı Seydê Cemalo.
Bizim köy eskiden Seyit Rıza'nın köyü Ağdat'la aynı muhtarlığın mezrasıydı. 1936'da TC'nin bir askeri alayı elini kolunu sallayarak Ağdat'ı da geçerek gelip bizim köyde (Direge'de) karargahını kuruyor ve o yöre halkından silahları bizim köyde topluyor.
Bizim yöre ile benzer bir güvenlik rizikosuna haiz Kutuderesi bölgesinde her ne kadar Demenan ve Haydaran aşiretleri silah tesliminde daha temkinli davranmışlarsa da, o yörede de engelsiz yolların ve karakolların yapıldığı biliniyor.
Demek ki değil bir soykırım veya katliam, silahlı çatışmayı gerektirecek bir gerekçe bile orta yerde bulunmuyordu.
1937'ye kadar TC'nin elinde Dersim genelinde sürgüne göndermeyi planladıkları, duruma göre değişen 200 ile 300 arasında aileyi kapsayan bir liste var. Elbette bu aileler gönüllü sürgüne gitmek istemiyorlardı. Fakat TC 1937 deki uygulamalarını bu sürgün planını güncellemeyle sınırlı tutsaydı, o planda da ciddi bir mukavemetle karşılaşmayacağı olayların gelişiminden sabit.
Çünkü 1937'de bu ailelerin çoğu herhangi bir silahlı direniş göstermeden evlerinden alındı, fakat sürgüne gönderilmedi. Bunlar köylerinin civarındaki derelerde veya tepelerde topluca kurşuna dizilerek katledildiler. Bu ailelerin çok azı TC'nin hain planını zamanında sezerek ormanlara, mağaralara kaçıp sonradan katliamdan da sağ kurtulmayı başarabildiler. Büyük bölümü ise TC'nin yerel karakol ve idarecilerinin sahte iyi niyet vaatlerine aldanarak kaçmadı ve imha oldular.
Bu anlattıklarımdan Dersimliler'in hiçbir taleplerinin olmadığı, TC'ye itirazsız telim oldukları sonucu çıkmasın. Ya da Dersimlilerin olan biteni idrak edemedikleri dolayasıyla ne yapacaklarını bilmedikleri de sanılmasın.
Dersimliler TC'nin raporlarına geçtiği gibi savaş tecrübe ve kabiliyetleri bir hayli gelişmiş, okur-yazar oranı düşük olduğu halde gidişatı kavrama ve kestirme kapasitesi yüksek bir topluluktu.
Örneğin, Dersimliler Tunceli'li Kemalistlerin iddialarının aksine başından itibaren Cumhuriyet'e de Kemalist ekibe de mesafeli davrandılar.
Kemalistler benim çocukluğumda ve gençliğimde şöyle propaganda yapıyorlardı bölgemizde: ''Ağalar, beyler, rayberler rahat durmadı fakir fukarayı kırdırdılar''. Yani Dersimlileri suçluyorlardı. Katliamdan Seyit Rıza başta olmak üzere Dersim'in inanç ve aşiret önderlerini sorumlu tutuyorlardı.
Şimdi bu yalanı savunacak halleri kalmadı. Yeni bir yalan ortaya çıkardılar: ''Ya Dersimliler Cumhuriyeti ve laikliği çok heyecanla karşıladılar, neden böyle bir felaket doğdu anlayamadık''.
Yalana bakar mısın! Yani bir yanlış anlaşılma olmuş. Yoksa Dersimliler Kemalistleri sever, Kemalistler de Dersimlileri.
Oysa Dersimliler zaten Erzurum ve Sıvas Kongrelerine katılmaktan imtina etmişlerdi. Ankara'ya temsilci istendiğinde de Diyap ağa dışında bütün aşiretler 2. ve 3. derecede adamlarını bir deneme babında gönderiyorlar. Diyap ağanın tavrı Dersim'de çok kınanıyor ve bu yüzden Diyap ağa Dersim'de tecrite uğruyor. Dersimliler 1923'ten (Ağustos) sonra da hiçbir temsilci göndermiyorlar Ankara'ya. Yani cumhuriyete de laikliğe de bir sempati, bir heyecan göstermiyorlar.
Doğrusu bütün Kürtler gibi Dersimliler Ankara'dan ziyade İstanbul'a daha yakınlardı. Çünkü Kemalistleri sadece Koçgiri katliamından değil, İttihat Terakkici olarak biliyorlar ve Ermeni katliamından da tanıyorlardı.
Dersimliler aşiretler olarak birliklerini sağlayamadıkları için Kemalist güçler karşısında direnemeyeceklerini biliyorlar. Cumhuriyetin ilk yıllarında talepleri Osmanlı döneminde olduğu gibi yerel idarelerde kendilerine yer verilmesi yönündedir. Bunun sağlanmayacağını anladıklarında iç yaşamlarına müdahale edilmemesi, yani sürgün ve cezalandırma kararlarının durdurulması gibi talepleri var.
Benim yöremizdeki anlatımlardan ve okuduklarımdan çıkardığım şu: TC devlet mekanizmasında Dersim'e yönelik üç farklı plan tartışılıyor:
Birincisine Vali Cemal Bardakçı'nın Planı diyebiliriz. Bu plan okullar ve idari teşkilatlar üzerinden Dersim'in asimilasyonunu, yani Türkleştirilmesini hedefliyor.
İkinci plana müfettiş İbrahim Tali gillerin planı da diyebiliriz. Burada bir miktar şiddet ve katliamla toplumu sindirme, iç sosyal düzeni dağıtma ve ardından Türkleştirme hedefleniyor. Bu planda aşiret ve inanç önderleri dahil halkın bir kısmının Batı'ya sürgünü de var. İsmet İnönü de bana göre bu planın içinde.
Fakat 1930 yılların başından itibaren bu iki plan da adeta rafa kaldırılıyor. Çünkü TC askeri birlikleri yerleştikleri bölgelerde, örneğin sürgün kararlarını uygulamıyorlar. Bu da bazı aşiretlerde direnme ve kendini koruma duyarlılığını zaafa uğratıyor.
1930'dan itibaren üçüncü bir plan için çalışma yapılıyor. İlk iki plan da soykırım planları, fakat bunlar masraflı olmaları bir yana, istenilen sonuçları itibarıyla on yılları gerektiriyor.
Dersim çok stratejik bir bölge. Birincisi coğrafyası itibarıyla burada doğacak modern bir gerilla hareketini o günün koşullarında yenilgiye uğratmak imkansız. İkincisi Dersim'de bir Kürt hareketi demek Hakkari'den. Antep'ten Erzincan'a bir Kürdistan demektir. Yani, ''Büyük Kürdistan!'' Bu tahayyülüne bile katlanılmayacak bir şey.
Burada paranoyak devlet aklı da devreye girdi ve üçüncü soykırım planı devreye konuldu. Asimile edilmeye çalışılanlar bir gün Kürtçü olarak karşılarına çıkabilirlerdi. Sürgün edilenler bir dönem sonra pekala geri dönme koşullarını bulabilirlerdi.
Onlara geri dönüşsüz ve çarçabuk Türkleşmeyi sağlayacak bir plan gerekiyordu. Buna göre öncelikle Munzur ve Harçik suları arasındaki bölgede olmak üzere, ama giderek Çarsancak'a ve Murat'a suyuna ulaşmayı da hedefleyecek şekilde yaşayan bütün insanlar imha edilmeliydi.
Bu Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak'ın planıydı. İstihbarat ve ordu kurmayları tarafından hazırlandı, uygulamayı da Alpdoğan'a verdiler.
Özetle verdiğim bu plan o dönemin TC raporlarında ve yetkililerinin demeçlerinde tümüyle var.
1937'de başbakan İsmet İnönü idi. Plan uygulamaya konuldu. Son Güz'e gelince İnönü kendi planı itibarıyla gerekli sonuçların alındığını gördü askeri harekatın sonuçlandığını açıkladı. İnönü istifa ettirildi. 1938'de planın uygulaması yani toplu kırım devam ettirildi. Belki daha birkaç yıl da devam edecekti. Fakat 1938 M. Kemal öldü. Devlet içinde İnönü kliği ağırlıktaydı. İktidar tekrar ona geçti. O arada iki suyun arasında zaten nerdeyse insan kalmamıştı. İnönü kendi uygulamasını sürgünlerle tamamlayıp kültür soykırımı ile deva ettirdi.
Planın bu kısmı yani kültür soykırımı hala devam ediyor.