Güneşi özleyenlerin hikayeleri Birkan Bulut


Güneşi özleyenlerin hikayeleri

15 Ekim 2013

Birkan Bulut

“Siyah akar Zonguldak’ın deresi
yüz karası değil, kömür karası
böyle kazanılır ekmek parası”
            Orhan Veli

Maden Mühendisleri Odasının “Madenci Edebiyatı” yarışmasının sonucu aralarında oda üyelerinin de bulunduğu 130 hikayenin birleştiği bu kitap, 19 öykü, şiir ve anıdan oluşuyor. “Madenci Edebiyatı: Korkunun Tırnakları” isimli kitap, eşlerinin duaları ve çocuklarının gülüşüyle yerin yüzlerce kat altında ekmek arayanların yaşamlarını anlatıyor.

Maden işçileri, her gün “uğurlar ola” denilip gönderildiği kuyudan “geçmiş olsun” denilerek karşılanıyorlar. Çünkü her gün Azrail’le yarenlik ettikleri bu karanlık diyarda, ellerindeki kazmayı her vuruşlarında kaybettikleri ve kaybedecekleri arkadaşlarını, kendilerini ve geride bırakılacakları düşünüyorlar. Sanatçı Muzaffer Oruçoğlu’nun resimleri de öykülere eşlik ediyor. Hatta kitabı derleyen Tekgül Arı bu resimlerden birinin kitaba ismini verdiğini aktarıyor.

Maden işçisi denilince akla ilk gelen maalesef grizu patlamaları, göçük altında yitip giden yaşamlar olmuştur. Öykülerin birinde yakınlarını madende kaybeden ailelerin feryadı, iş cinayetinin acımasızlığını bir kez daha yüzümüze vuruyor. Madendeki patlamanın ardından kocasını bulmak için göçüğe doğru koşan genç kadın, onu durdurmaya çalışan görevliye şöyle diyor; “Bırakın beni be, babasız bebek benim neyime. Siz Cemal’imi kurtarın, çıkarın onu. Vebali Allah’ın üzerine atmak işinize geliyor değil mi? Kader deyip insanları kandırdığınız yeter!” Suçu kendinde arayan yaşlı bir baba ise; “Ekmeğin haram olsun kursağıma, sen kömür yuttun ben ekmek, nasıl kıydım da seni gönderdim bu dipsiz kuyulara. Tuh yazıklar olsun bana” diye ağlıyor.

BİR KARA, İKİ KARA, GELİYORUZ ANKARA

1991 yılının o unutulmaz madenci yürüyüşü de kitapta yerini alıyor. Kış soğuğunda ve 29 gün süren yürüyüşte yer alan yüz bini aşkın kişi, iktidarı titretmişti. Sokakları, caddeleri, sendika salonlarını dolduran ayak sesleri şu sloganı haykırıyordu: “Bir kara, iki kara, geliyoruz Ankara.” Gürdal Özçakır’ın gün be gün anlattığı bir öykü değil gerçek. Kahvehanelerden birine giren kadın muhabirin telefodan bağırarak anlattıkları o günlerin heyecanını hissettiriyor: “Hayal bile edemeyeceğiniz bir kalabalık. Kentte bir tek hastalar, yaşlılar ve çocuklar kalmış... Kocaman bir yıldız kayıyor başkente abi! Çevresine ışıklar saçarak aydınlatıyor her yeri! Sen bunu göremeyeceksin, senin adına çok ama çok üzgünüm.”  (Ankara/EVRENSEL)