Açık Radyo Muzaffer Oruçoğlu'yla ''Resimde İkdidar ve politika'' konusunda sohbet.

Açık Radyo Muzaffer Oruçoğlu'yla ''Resimde İkdidar ve politika'' konusunda sohbet.
adyo:Anlatıdaki Hakikat Proğramı 4 Ağustos 2017
Muzaffer Oruçoğlu'yla ''Resimde İkdidar ve politika''
konusunda sohbet.
Açık Radyo: Önemli bulduğum bir yayın olacak. O halde başlıyoruz.

Oruçoğlu: Tabi tabi.

Açık Radyo: Muzaffer Bey bugün konunun ismi ( resimde iktidar ve politika ).Resimde iktidarla başlasak. Resimde iktidar bunu açar mısınız ?

Oruçoğlu: Resimde iktidar denildiğinde aklıma öncelikle resmin kendisinin kurduğu iktidar gelir. Tabi kendi iktidarını kurarken de diğer iktidarlara ilişkiler içinde kurar bunu. Biliyorsunuz; Resim yapıldıktan sonra resim severlere sunulur. Bu da günümüzde pazardır. Resim pazara çıktığında yani dolaşıma girdiğinde ister istemez iktidar ilişkileri resme girmiş oluyor. Yani pazar aslında malların dolaştığı bir yer değildir. Aynı zamanda iktidar ilişkilerinin kurulduğu bir yerdir. Şimdi resim alıcısını bulduğunda, talepleri çoğaldığında fiyatı yükselmeye başlıyor ve resim iktidarını bu taleple birlikte tabi medyanın desteğini alarak iktidarını kurmaya başlıyor.
Nerede kurar bunu, özellikle resmin üretildiği yerde kurar. Yani pazardan gelen meblağa ister istemez ressamın bir defa içine sokarak gönüllü olarak başlayan, severek resim yapmaya başlayan ressam, bu sefer pazar için resim yapan bir ressam haline gelir. Resim sevgisini elbette yitirmez ama onun işi onun yaratıcılığı gönüllülükten zorunluluğa kayar.

Açık Radyo : Bir miktar konuyu şöyle de anlatacağınızı varsayarak bir soru soruyorum; Ressam kendi tuvalinin üzerinde çalışmaya başladığı an konuyu hangi natürmorda bakarak yapar. Mesela hangi iktidar, mesela sosyal sınıflar arası bir ilişkiyi mi yada kadın erkek ilişkisindeki iktidarı mi konu alarak seçer yoksa kendisiyle kurduğu ilişkiden hareketle bir iktidar simetrize eder. Aynalar mesela size bir soru olarak anlattığım şey olabilir mi?

Oruçoğlu: Evet şimdi şöyle bir durum var, bir defa resim yapma süreci içinde onu kuşatan şartlar içinde ele alırsak o kendi iktidarını önce üretim alanında kurar. Piramit oluşturur. Piramitin tepesinde ressam vardır. Altında menajer ve mali sorumlusu, çalıştırdığı işçiler vardır. Mesela astar boyayan, yapıştırma yapan, çerçeve getiren götüren, yapıp edenleri vardır. Şimdi bu piramit çevresinde bir de ne vardır; Galeriler, müzeler, resim koleksiyoncuları, resim borsası vardır. Ve bu maddi iktidar haline gelir. Önce böyle bir iktidar vardır. Sizin sorduğunuz sanırım resmin üzerine tuvalde kurulan iktidardır.
Spiker: Evet yani konu tercihini yaparken ister istemez, çünkü insan iç dünyasının bir çalışması var orada, bir konu belirlenirken farkında olmadan bir iktidar transportu oluşuyor mu? Mesela; güçlü erkek çiziyoruz, sınıfsal olarak daha güçlü sınıfları çizmek zorunda kalıyoruz.
İktidar resmin konusunda nasıl formülize ediliyor. Mesela sizin konularınıza bakıyorum da buna çok dikkat ediyorsunuz. Özellikle egemen biçimi egemen arzuyu çok da görmüyoruz orada.

Oruçoğlu: Şimdi bu ressamdan ressama değişir. Her ressamın egemenlik duygusu vardır, bazılarında daha güçlüdür. O şudur, bir defa güzele hakim olmak , onun tüm inceliklerine vâkıf olma onu bilincine taşıma veya bilinçaltında olanlarla birlikte o malzeme ile yeniden bir gerçeklik yaratma ve onu tuale aksatma aktarmadır. Resmin işi budur ama bunu yaparken bu egemenlik duygusu, güçlü ego ister istemez kullandığı boya tekniği olsun, malzeme olsun, stili olsun, kompozisyonu olsun burada kendini belli eder. Nasıl belli eder; Tabi ressamdan ressama değişir. Aradaki asıl ögeyi öne çıkarır. Ayrıntıları ezer. Yani diyelim ki insanı korken oraya hayvanı ezer yahut ayrıntıyı ayrıntıdaki gücü kenara iter. Bana göre iyi ressam, güçlü ve derinlikli ressam bunu yapmaz ama azdır böyle ressam burada egemenlik duygusunu, egoyu öne çıkaran ve tablolarının iklimini bu şekilde belirleyen ressamları konuşacağız. Çünkü çoğunlukta olanlar onlardır. Bir de benim söylediğim sorun vardır. Resim yapılırken onu kuşatan şartların içinde yapılırken ressamın kuruduğu iktidar yani resmin kendisinin kurduğu iktidar ve asıl iktidar organı olan devletle ilişki içindedir. Bu iktidar sorunu resmin niteliğini, atmosferini belirliyor. Yani ressam iktidarda piramidin tepesine geliyor iktidar haline gelince de ressam, resim severler, sanatçılar hepsi resme yapılan resme yabancılaşıyorlar. Resmin iktidar haline gelmesinde bu süreç yaşanıyor. Yabancılaşma vardır. Resmin yaratıcılığı gönüllülükten zorunluluğa dönüşüyor. İktidar haline gelmesi diğer iktidarlarla özellikle devlet iktidarı ilişkisi içinde gerçekleşiyor. Ne oluyor burada .Derinlikli bir muhalif değilse, tehlike olarak görülmüyorsa medya ile birlikte stilini ve gücünü akademilere oturtuyor. Daha önceki resim iktidarıyla birlikte yapıyor bunu. Öğrenci de onların labirentine giriyor. Şüphesiz ben bunu mübalağa ediyorum ama işin esası bu büyük bir resim iktidarı bunların stilleri, özleri, biçimleri, bütün boya teknikleri, malzeme tekniği hepsi akademiye hâkim oluyor ve hatta iş öyle bir hale geliyor ki öğrencisi bu labirent içinde dönmeye başlıyor. Bu labirentten çıkmak mümkün değil. Çıkanlarda vardır kuşkusuz ve bunlar biçim kırıcı ressamlardır. Ama bunu akademiler biçimlendiriyor .Buradan hocalar ressamlar çıkıyor ve bunlar resim dünyasında hayatı tekrar ediyorlar. Derinlikli biçim kırıcıları çıkıyor ama bana öyle geliyor ki esas yenilikçiler cinnetsiz dehalar bunun dışından çıkıyor. İktidarın böyle bir açmazı var, iktidar haline gelmesinde böyle bir açmazı var.

Açık Radyo: Muzaffer Bey resimde politika desek. Ben bir şeyi de merak ediyorum. Kurguladığınız temalarınız var. Hatırladığım kadarıyla bunların birçoğu Kafka'nın kahramanları var. Bu konu seçiminde sizin tualinize bağladığımız da bir iktidar ilişkisi var yada bu tema iktidar çatışmasından geçerek kurgulanmış mıdır? Sıradan politika desem tüm bu bağlantılarla sohbetimize ilerleyebilir miyiz ?
Oruçoğlu: Resmimde merkezde olan insandır, ve bu benim zaafımdır. Bu insanın organik ve inorganik âlemde kurduğu iktidarla ilgilidir. Ben de iktidardan tam kurtulmuş değilim, konu ve stil itibariyle resimlerin ezen insan iktidarıdır.

Açık Radyo: İnsandan ezici derken neyle ne arasında, ezen kim ezilen kim? İnsan eziyorsa ezilen kim? Biraz daha açar mısınız.?

Oruçoğlu: Varlık dünyası insandan müteşekkil değildir. Bunu tayin eden de insan değildir. İnsan bir rahmin içindedir, yani rahim olarak ona uzay daha geniş bir rahim bulacaktır. İnsan içinde bir ayrıntıdır.
Resmin alanı da zaten insan ve insan ötesidir ve alanı geniştir. Birçokları gibi bende hayal dünyama tüm yapıp etmelerimi getirip insana hapsediyorum. Bundan neden kurtulamıyorum. Hapishaneden neden çıkamıyorum, onu düşünmem gerek. İnsan bende resmin iktidarı haline gelmiştir. Zaten mevcut yaşamda insan her şeyi eziyor; doğayı, kendi iç güzelliklerini eziyor, insanın durumu budur. Secdeye kapanıyor, yüceleşiyor dev haline gelip cüceleri eziyor. İnsanın macerası trajikomik maceradır. Politika genel olarak tüm sanatlar için sorulabilir. Resim tarihi yada insanın üretimi, sosyal olayları anlatmaya kalktığında, tual üzerinde hikayeleştirdiğinde ister istemez politikaya giriyor. Resim politika ile uğraşmaz diye bir şey yoktur. Geçmişte büyük ressamlar tuvallerinde politikanın içine girmişlerdir. Üretim dünyasını ve insanı ezen dünyayı 1500'lü yıllarda Brueghel bunlardan birisidir. Birçok tablosu böyledir fakat "ölümün zaferi " adlı tablosu, derinlikli bir tablodur. Yani otoriteye karşı, insanın suçları, insanın yapıp etmelerine karşı büyük bir çıkıştır .Erin bir eleştiridir. Bu eleştirinin mayasında daha ideal güzel bir yaşam kurma ideali vardır. Bu bir politikadır. 19. yy doğru gelirsek politikanın tablolarda yer alışı o açıdan söylüyorum, Delacroix sakız adası kırımını konu almış onu işlemiş hikaye edip anlatmış. Osmanlının yunan direnişçilerini kılıçtan geçirmesi anlatılmıştır. Bir diğer meşhur tablosu "halka yol gösteren özgürlük", Fransız barikatlarında simge haline gelmiştir. Bu tablo politika, politikanın mevcut odaklarına karşı direniş politikasıdır. Bilindiği gibi Goya'nın savaş felaketleri serisi vardır. Tamamen politikadır. Özellikle seride yer alan " 3 Mayıs " adlı tablosu buna örnektir. Keza geçen yüzyıla bakarsak Picasso'nun "Guernica" tablosuna politika girmiştir. Hitler, Mussolini, Franco'yu eleştirilir, " Bir kasabanın yıkımı hikayesinde". 20.yy'da politika en çok kolaj tekniği ile girdi.1. Dünya Savaşı yıllarında kübist ve dadacılarında önemli ölçüde geliştirdiği kolaj tekniği. Fotoğraf, gazete ve çeşitli malzemelerin tual üzerinde yapıştırılarak tüm bu parçalarla yeni bir dünya yaratma tekniğidir ve politika resme daha derinlikli girdi. Bunun yanında resmin politikaya dolaylı bir girişi de vardır. Ahlâkı eleştirirken ona karşı yeni bir sistem getirmek seklinde yapar bunu. İnsanların getirdiği bu katı ve değişmez görünen kurallar sistemine savaşımıdır. Mesela; insan vücudunu parçalara bölüyorlar, bazılarını ululastırıp yüceltiyorlar edebiyat ve şiire, konu ediyorlar. Bazılarını da lanetleyip karanlıklara hapsediyorlar. Resim insan bedeni üzerindeki bu ayrımcılığı ortadan kaldırıyor. İnsan çıplaklığını berrak imtiyazsız baskısız ortaya çıkarıyor. Bu ahlaka karşı bir duruştur, en güzel duruşu aynı zamanda teolojiye karşı bir duruştur. Bir bütün olarak ahlak yaşamına karşı duruştur. Rönesans'ta ahlaka ters düşen lanetlediği bir unsurdur ensest ilişkileri. Resim bu ilişkiyi öne çıkarıyor. Aklıma gelen yöneticilerin sarayında işlenmiş Eros ile Afrodit arasındaki ilişki yahut Osmanlı minyatürlerinde eşcinsel ilişki açıkça yer alıyor. Çok önceye gidersek Mısır duvar resimlerinde bu tip ilişkiler görülür. Bu eleştiri bir anlayışı da getiriyor. Nedir ; tüm bu kapatma ve yasaklar senin eserindir diyor resim, bunu sen getiriyor ve sen yıkıyorsun. Ve senin içinde resim vardır. Politika dolaylıdır burada.

Açık Radyo: Sizdeki resim dünyasından bahsedebilir misiniz? Biçim ve temalarınızdan. Oralar nasıl. Resimde iktisadi dolaşım ve çalışmalar nasıl, size benzer yol arkadaşları var mi.

Oruçoğlu: Resme en çok zaman ayırabildiğim yer, derinleştim. Çeşitli teknikleri burada uyguladım. Naif stil, boya olarak da yağlı boya kullanıyordum. Resim ve heykel kolejine gittiğimde tarzın değişti sürrealist ve yarı sürrealist biçimde çalışmaya başladım. Bazı ressamların uyguladığı tekniğe ve çalışma tarzına başvurdum, atölyemi kurdum evin arkasında. Malzeme toplamaya başladım, malzeme kültürüm atık maddelerden oluşuyordu. El arabası ile topluyordum, zengin malzeme imkânım oldu. Bez parçaları, metal, envaı çeşit karton kâğıtlar, güzel kitap kapakları...
Ben değişik yüzeylere resim çalışıyorum. Metal, ahşap, kontrplak, karton, kitap kapağı gibi yüzeyler kullandım. Kitap kapağımın orta kısmını tutkal talaş karışımı ile dolduruyorum ve o kapak yüzey haline geliyor. Kapakta belli motifler var onları deforme edip üzerine resim yapıyorum. Kendi saç kıllarımdan tut çeşitli berberlerden elde ettiğim saçları kullanıyorum. Kabartma sisteminde talaş okaliptüs reçinesi vb aklın hayaline gelen malzemeleri kullanıyorum.

Açık Radyo: Sizde ışık ve gölge de var plastitte, resminiz ne kadar sürreal ve diğer tekniklerden etkilense de klasik plastitte devam ediyorsunuz internette gördüğüm kadarıyla.

Oruçoğlu: Figüratif resimden kendimi koparamadım, non figüratif daha soyut bir resme, renklerden oluşan resme giremedim ve böyle bir ilgim de yok. Bende daha çok deforme etme eğilimi güçlü, biçim yaratma eğilimi güçlü. Ama yaratabiliyor muyum onu bilemem. Zengin malzeme kullanma kültürüm var. Okuldayken de direktör bana; Çizgilerin ustaca değil ama güçlü bir kompozisyon üstadısın diyordu ve zengin malzeme kullandığımı söylüyordu. Kullandığım malzemeler konusunda öğrenci olduğum halde ders veriyordum. Avantajlarım bunlar ama figürden kopamadım. Bu iyi bir şey mi bilmiyorum. Kendimi son beş yıldır tekrar ettiğimin de farkındayım. İnsan merkezli resim çiziyorum ve bu insanlar birbirine benzemeye başladılar. İç çatışmalarım artıyor. Arkasından resmi bırakıp yazıya sığınıyorum. Ne yaptığımı bilemiyorum bazen gidip ormanda geziyorum. Resim yapamayınca yaşayamıyorum. Buradaki hayatım hapishane hayatıdır. Evi seviyor ve çıkmak istemiyorum. Ev yaşamı içinde yazı ve resim arasında gidiyorum.

Açık Radyo: Muzaffer Bey'de kişisel serüvenini de anlatarak konuyu tamamlıyoruz. Son beş dakika içinde anlatacaklarınızı dinleyelim.

Oruçoğlu: Kendimden de söz ettim ama benim dışında güçlü bir resim dünyası var. Genellikle ormanların içinde evlere yerleşiyorlar, atölyelerini kuruyorlar ve tek başlarına çalışıyorlar. Ama birde ressamların köyü var o köy tamamen ressamlardan oluşuyor. Köyde oda kiralayarak çalışıyorlar. Büyük güzel bir galerisi var. Gölden tut, zengin bir hayvan ve flora çeşnisine kadar her şey mevcut. Bana öyle geliyor ki hepsi kriz ve bunalım içinde. Büyük çoğunluğu non figüratif , absürt çalışıyor. Çok zengin malzeme kullanmalarına rağmen işi kolaya vuruyorlardı. Büyük tuvaller büyük yüzeylerde birkaç fırça darbesi birkaç yapıştırma ile işi kolaycılığa atıyorlar. Tembellik hakkını kötüye kullanan bu tip ressamların sayısı da az değildir. Düzenledikleri sergiler en çok ilgi gören sergilerdir. Benim çözemediğim durum da budur. İnsanlar kaotik durumdan bıktıkları için mi, hiçlik duygusundan mi yada gerçekten kaliteli işler yapıyorlar da göremediklerimizi mi görüyor bunlar diye düşünüyorum. Devlet burada resim atölyelerine, kökenlere önemli olanaklar sunuyor. Resim geleneği zayıf bir gelenek değil. Güçlü ressamlara sahip ve iyi biçim kırıcı ressamları da vardır. Ressamların yoğun olduğu bir bölgedir burası.
Açık Radyo: Teşekkür ederim.
Oruçoğlu: Ben de.