ANA AKIM SANAT VE EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ Hakan Kizir

ANA AKIM SANAT VE EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ
Hakan Kizir

Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın konuşmacı olduğu konferans/söyleşi bu hafta sonu Onur Vakfı’nda gerçekleştirildi. “Epistemolojik Kopuş” başlığını taşıyan konferans/söyleşi 1 Nisan 2017 tarihinde saat 16.00'da Kadıköy'de bulunan Onur Vakfı'nda yapıldı. Söyleşi/konferansın moderatörlüğünü ise Vakıf üyelerinden Sadife İlen yaptı.

Zengin bir anlatım tarzıyla konuşan felsefeci-yazar Mehmet Akkaya, Muzaffer Oruçoğlu'nun 14 romanı başta olmak üzere 32 kitabı ile şiir, heykel ve resimlerini inceleyerek kaleme aldığı “Epistemolojik Kopuş” adlı kitabı ile Filozofça serisinden çıkan diğer kitaplarına ilişkin bir sunumla okurlarının karşısındaydı. En ilginç olan özellik, sunumun tartışma biçiminde gerçekleşmesiydi, dolayısıyla da salona interaktif bir atmosfer hakimdi. Sunumda öz olarak ana akım sanat ve edebiyat eleştirisi yapıldı ve aşılması önerildi diyebiliriz.

Konuşmacı ilkin yaklaşık 45 dakikalık bir sunum gerçekleştirerek felsefeye yönelik yaklaşımının yanı sıra, sistematik felsefe dalında yürütmüş olduğu çalışmalara ve felsefenin gelişim aşamalarına ilişkin fikirlerini özetledi. Akkaya, Filozofça serisindeki kitaplarının kapsadığı konulara dikkat çekerek Muzaffer Oruçoğlu'yla ilgili hazırladığı kitaba gelmeden önce yaptığı araştırmalar ve yayınladığı kitapların felsefi arka planına değindi. Mehmet hocamızın Filozofça üst başlığıyla yayınlanan kitaplarının isimlerini sıralamakta yarar var: Filozofça-Portreler, Filozofça-Bakış, Filozofça-Söyleşiler Düşünceler, Filozofça-Politikanın Evrimi, Filozofça-Hayat ve Sanat, Filozofça-Dil Felsefesi, Filozofça-Epistemolojik Kopuş.

Sunumunda son 10-12 yıldır felsefe alanındaki üretimlerini kitap çalışmalarıyla farklı bir aşamaya taşıdığına dikkat çeken Akkaya, Muzaffer Oruçoğlu'nun sermayenin insanlara dayattığı yaşam tarzından köklü bir kopuş gerçekleştirdiğini, buna bağlı olarak da edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanında yapmış olduğu çalışmalarla bir devrim yaptığı iddiasında bulundu. Akkaya’ya göre sanatsal ve düşünsel üretimler nedeniyle Oruçoğlu ülkemizdeki beşinci büyük sanatçılar kuşağı içindedir. Yılmaz Güney, Ruhi Su, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali'nin yanı sıra Muzaffer Oruçoğlu'nu da bu beş kişi arasında değerlendiren Akkaya, Oruçoğlu'nun epistemolojik bir kopuş gerçekleştiren sanatçılar arasında olduğu fikrini ortaya attığını, bu sonuçlara, yapmış olduğu incelemeler ve okuduğu kitaplar üzerinden ulaştığını dile getirdi.

Oruçoğlu'nun üretimlerini sanatsal ve felsefi açıdan değerlendirdiğini ve yapmış olduğu analizler üzerinden bu sonuçlara ulaştığını ifade eden Akkaya, Oruçoğlu'nun romanlarına da kısaca değinerek yazarın kitaplarındaki kahramanların hiçbir toplumsal sistem içerisinde değerlendirilemeyeceğini kaydetti. 4 kitaplık Grizu romanlarındaki karakterlerden Recep, Abbas, Cuma, Zehra ve Cebeli karakterleri ile Tohum romanındaki Naciye, Çıplak ve Özgür’de Gülcan, Kangurular’da Vong Veli karakterinin günümüz dünyasında nereye konulacağının önemli bir tartışma konusu olduğunu dile getirdi.

Buradan hareketle felsefeci Akkaya’nın, “Diyalektik toplumcu sanat” gibi alışık olmadığımız bir ifade kullanması da oldukça dikkat çekiciydi. Devamla Çıplak ve Özgür, Kangurular ve Brunwick Delileri romanlarındaki sıradışı kahramanların yaşam içerisinde çok fazla gerçekliği olan karakterler olmadığını dile getiren Akkaya, bu romanlardaki felsefi arka planın kavranması gerektiğine önemle vurgu yaptı. Sorulara verdiği yanıtlar sırasında Oruçoğlu’na eleştiriler de yapan Mehmet hocamız, kimi tip ve karakterleri inandırıcı bulmadığını dile getirdi. Örnek olarak da romanlardaki şiddet sahnelerini ve Cebeli’yi işaret etti.

Osmanlı'dan günümüze edebiyatımızdaki yazarların kitaplarının ideolojik ve felsefi arka planı çeşitli sınıflandırmalar üzerinden değerlendirildi. Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın, Ahmet Mithat’tan Hüseyin Rahmi’ye Namık Kemal'den Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nuri Güntekin'e kadar birçok yazarın, ya feodal, küçük burjuva ya da komprador burjuva yaşam tarzını yansıtan romanlar yazdığını söylemesi de izleyicilerde şaşkınlık yarattı. Akkaya’ya göre bunlar ana akım romanı temsil ediyor, mesleki olarak bilgiyle yazılmış olsalar bile kurulu düzenden yanadırlar.

Sunumdan anlaşıldığına göre anılan romancılar, ana akım romanlar esasında kendi dönemi içerisinde değerlendirdiğimizde epistemolojik bir kopuş ve devrimci bir yaklaşım geliştirmemişlerdir. Toplumcu gerçekçi yazarlar arasında sayabileceğimiz yazarların romanlarında anlattığı yaşamların arka planının ideolojik ve felsefi arka planını da çözümleyen Akkaya, Oruçoğlu'nun bu yazarlardan farklı bir üretim gerçekleştirerek bu yaşam tarzından köklü bir kopuşla, devrim niteliğinde üretimlere imza attığını anlattı.

Akkaya, konuşması sırasında felsefe tarihini de özet olarak değerlendirerek Aristoteles'ten Platon'a, Aydınlanma Felsefesi'nden Batı Felsefesi ve Marksizme kadar pek çok konuda fikirlerini dile getirerek fikirlerimizin gelişimine etki eden düşünce tarihi süreçlerini değerlendirdi. Ancak esas önemsenmesi gereken fikirlerin, Aristoteles gibi köleliği savunan ve kadınları eksikli gören bir filozofun felsefesi olmadığını, esas felsefi derinliğin Spartaküsler’de ve Şeyh Bedreddinler’de olduğunu söyledi.

Akkaya devamla, savunulması gereken felsefenin; Wat Teyler, Thomas Münzer, Babek ve Baba İshaklara kadar sınıfsal mücadelenin gelişim aşamalarında aranması gerektiğini belirttikten sonra, bu mücadelenin halk kültüründen beslenerek devrimci karşı koyuşları geliştirildiğini dile getirerek sınıf mücadelesinin önemine dikkat çekti. Bu mücadele pratiklerinin felsefenin gelişimine etki eden yeni alanlar açtığını kaydeden yazar, ezilen halkların mücadelesinin kazanımlarının anlaşılmasının önemine vurgu yaptı.

Muzaffer Oruluçoğlu’na ve Epistemolojik Kopuş’a Sol’un ve geleneğin yönelme tarzını da büyük oranda sorunlu bulduğunu vurgulayan Akkaya’ya bakılırsa bu kesimler egemen sanat anlayışının kuşatmasından çıkamıyor. Bu yüzden de Oruçoğlu’nun sanat ve düşünce derinliğini fark edemiyor. Muzaffer Oruçoğlu'na ilişkin çalışmasının önemsenmeyerek küçümsenmesine, sıradanmış gibi algılanmasına da şaşırdığını söyleyen yazar, Oruçoğlu'nun romanlarının, şiirlerinin, resimlerinin ve heykellerinin okunup araştırılmasını, bunun dikkatlice ve tekrar yapılmasını ısrarla vurguladı. Romanların okunması durumunda daha verimli tartışmaların çıkacağına bilhassa vurgu yaptı.

Mehmet Akkaya’ya göre Oruçoğlu’nun eserlerinin arka planında güçlü bir insan, ahlak, toplum ve bilgi felsefesi yer alıyor. Sorulan sorular üzerine Oruçoğlu'na ilişkin bu çalışmayı yıllar öncesinden yapmayı düşündüğünü kaydeden Akkaya, bu çalışmayı yapmayı düşündüğü zamanda Grizu romanlarının henüz yazılmadığını, bu romanların yazılıp okumasının ardından daha da bütünlüklü analizler yaparak yeniden bu kitabı gündemine aldığını dile getirdi. Bu fikri geliştirmesine “Hayat ve Sanat” kitabının etki ettiğini de kaydetti. Konuşmasında yedi kitabının da sözünü ederek, kitap içeriklerini birer cümleyle de olsa izleyicilere aktardı.

Grizu romanlarına eleştirel baktığı anlaşılan bir katılımcı da, bu romanların epistemolojik kopuşu gerçekleştiren bir özellik taşımadığını iddia ederek, roman kahramanlarının işçi sınıfını temsil eder bir pozisyonunun bulunmadığını söyledi. Oruçoğlu'nun romandaki anlattığı gerçeklikle, esas olanın farklı olduğunu öne süren konuşmacının eksikliğini gerek söz alan diğer katılımcılar, gerekse de Mehmet hoca dile getirerek bu eleştirilerin yersiz olduğunu kaydetti.

Tezlerin ve anti tezlerin birbirleriyle mücadele etmesinden doğru fikirlerin çıktığını ileri süren ve felsefi tartışmaların yararına da dikkat çeken Akkaya, gerek Oruçoğlu'nun romanlarına, gerekse de felsefi düşünceye ilişkin tartışmaların belli fikirlerin olgunlaşmasına etki ettiğini dile getirdi. Bu bölümde tartışma Marksist teori ve sınıf meselesine dek genişledi. Akkaya’nın ‘Tolstoy ve Balzac gibi romancılarda işçi de işçi mücadelesi de yoktu’ biçimindeki açıklaması da dikkat çekti.

İzleyicilerin tartışmayı Türkiye romanından hareketle sürdürmesi üzerine Akkaya, çok övülen Yaşar Kemal ve özellikle de Orhan Kemal’in değerli romancılar olduğunu ama epistemolojik kopuş yapamadıklarını da sözlerine ekledi. Politika ile sanat arasındaki gerilimin de sorunsal olduğu söyleşide/konferansta Akkaya’nın sanat lehine pozisyon aldığı dikkatlerden kaçmadı. Felsefeci Akkaya’ya göre dünyada da ülkemizde de Marksist teorinin politika ayağı görece iyi ve zengin ama felsefe ile sanat ayağı zayıftır.

İşte Muzaffer Oruçoğlu bu eksikliğe Türkiye cephesinden bir katkı yapmıştır. Dolayısıyla Oruçoğlu’na fraksiyoner bir bakış, eksik bir bakış olur, çünkü bu katkı tüm toplum adınadır ve evrensel bir özellik de taşımaktadır. Konferansın/söyleşinin bitiminde Akkaya, bir kez daha Muzaffer Oruçoğlu’nu tanımak, anlamak ve eleştirmek isteyenlere öncelikle onun romanlarını okumalarını önerdi. Söyleşi, düşünülenden uzun sürdü, kitapların imzalanması sırasında da devam etti…

Fotoğraflar: Hidayet Kalınlıoğlu