Hasan Hakkı ile Arto Cihan Erdoğan



Doğumundan bugüne kadar yaşamını gözlemlediğim, Paris'in ele avuca sığmaz bu afacan, afilli çocuğunu, bu yetenekli tiyatrocuyu, adını Hasan Hakkı Erdoğan'dan alan bu aydınlık kafayı iyi anlatmış Cihan. Kalemine selam.Muzaffer Oruçoğlu

Emekleyerek gelip üzeri çizgilerle dolu, verniği eskimiş tahta masanın ayaklarından tutup dikelerek “Bu ne, anne bu ne?” diye sormaya başladığında, Pantin’deki evin ufacık penceresinden sızan ışık daracık odayı yavaş yavaş aydınlatmış oluyordu.
Bıktırıcı tekrarlarla dolu sorularına cevap alamadığında, masadaki zeytini, reçeli ve şekerleri yüzü pörsüyüp paralanmış grimsi halıfleksin üzerine el çabukluğuyla bir güzel boca ederdi.
Sonrası mı?
Sonrası ne olacak! O çocuksu müzipliğiyle daracık mutfağa doğru kaçardı.
Yokluğun yoksullukla bezendiği o ‘yitik ve yetim’ günlerde Muzo dilsiz masanın bir kenarına sessizce oturarak kareli defterini açıp notlar almaya başlarken, Hasan Hakkı bu kez onun ayaklarına yapışıp, “Bu ne, bu ne?” diye sormaya devam ederdi.
Sonra birlikte yere yığılıp hem boğuşur, hem de bilinmeyen bir dilde sohbete başlarlardı.
Sohbet bu minval üzere günlere yayılırken, Muzo bazen dayanamaz ve “Oğlum, yeter! Biraz da başka sorular sorsana!” diyerek keser atardı.
Teyze Ümit telaşla gelip birkaç yumurtanın canına kıyar, Hakkı’nın minik sofrasını kurardı.
Bütün çocuklar gibi, onun da ilk aşkı öğretmeni olmuştu.
Bir farkla tabi…
Her sabah kalktığında, daha gözünün çapağını bile silmeden, öğretmenin adını anmadan edemezdi.
John Berger ne güzel demişti: “Çocuk konuşmaya başlamadan önce, bakıp tanımayı öğrenir,” diye.
O ‘bir büyük küçük çocuk’ olarak, Marnelle la Vallee’den Strasbourg Saint Denis'e uzanan yolculuklar sırasında geniş, alımlı caddelere, sokaklara şuursuzca dalıp kozmopolit Paris’i anlamaya çabalardı.
Bakıp, tanıyıp, anlamak bu olsa gerekti.
Merdivenlerden koşarak çıkar; Hüsam, İhtilalci, Cafer, Necdet Abi, Boğos, Gavur Ali, Zeliha, Ozan, Kemal veya Zeynep’in elinden tutar, sırra kadem basardı.
Gün batımında, bir elinde oyuncak, diğerinde döner ekmekle gelirdi geri.
Her yıl sonu anne ile birlikte güle oynaya karne almaya gittiklerinde duydukları cümle hep aynı olurdu: “İyi, hoş bir çocuk, ama biraz fazlaca hayelci!”
Öyleydi...
Bu serüvenin nasıl bir bilinçaltıyla başladığını biraz sonra anlatırsak daha iyi olacak.
Montreuil’deki o şirin evde bütün eski dostlar terasa doluşup Paris’in biribirinden güzel ılık bir baharında sohbetlerken, Muzo elinde fırça, spatula ile içeride kalır, açacağı ilk Paris sergisinin son hazırlakları için resimleriyle derin bir uğraş içinde olurdu.
Evin terasının alaturka havasında ‘benim oğlan üniversitede okuyor, benim kız çok başarılı, çocuklar en kötü zamalarında canım, çok ilgilenmek lazım...’ muhabbeti sürüp giderdi.
Çok fazla ilgi, Hasan Hakkı’yı epey ilgisiz hale sokacaktı zamanla.
 
İki eliyle, birden çok iş tutacaktı.
Bir elinde sigarası, diğerinde kırmızı şarap, yer yer anlına düşen fötörünü düzeltirken, yandaki birisi meraklanıp, “Sen ne okuyordun?” diye soruyordu ona.
Hasan Hakkı gülerek, ‘Ekonomi okuyorum, ama onun bunun parasını sayıp, hesap kitapla uğraşacağımı hiç sanmıyorum. Dünyayı huzursuzluğa boğan parayla fazla işim olmayacak!’ cevabını verip sohbeti noktalıyor, arka cebine tıkıştırdığı François-Rene de Chateaubriand’ın buruşmuş Fransızca bir kitabını masanın üzerine bırakıyordu.
Yandaki masaya sessizce ilişmiş olan eski asilerden Gavur İsmail bir yandan şarabını yudumlarken, bir yandan da Hasan Hakkı’nın geçen gece yarısı Montreuil metrosundaki sirtaki oynayışına duyduğu hayranlığını anlatıyordu.
El etek çekilmiş, evin müdavimleri yavaş yavaş dağılıp gitmişti.
Hasan Hakkı’nın o an oradaki varlığı, bir resmin gölgesinin suya yansıyarak izleyicileri alıp denizlerin yittiği ufka doğru götürdüğü yerlerdeydi.
“Bu düşsel kopukluk, bu sürrealist yaşam bir yerlerde bitmeli artık,” diye düşünen Yasemin titrek bir sesle Muzo’ya, “Bununla biraz da sen konuşur musun?” diyordu.
Muzo fırçalarını, boya malzemelerini bir kenara toplayıp, terastaki masanın diğer ucuna yerleşiyordu.
Muzo’nun yan gözle baktığı sofrayı Cengiz Han'ın ordularının geçtiği alanlara benzettiği kesindi.
Muzo soruyor, Hasan Hakkı kırıp döktüğü, parçalayıp dağıttığı sözcükleri yeniden toplayarak bir şeyler anlatıyordu.
Bazen de Hasan Hakkı gülerek soruyor, Muzo kelimeleri seçerek anlatmaya çabalıyordu.
İkisi birden kahkahalarla gülüyorlardı arada bir.
Terasın loş ışıkları şiirin, romanın, edebiyatın ruhuyla canlanıyordu.
Sofra hayli kalabalıklaşmıştı. Shakespeare,Moliere, Falkuner, Yaşar Kemal, Aragon, Verlaine, Rimbaud, Baoudilaire ve hatta bir dağ köyünde yaşayan John Berger de gecenin geç saatlerine doğru küçük kırmızı Volkswagen arabasıyla çıkıp gelerek, bu uçuk kaçık sohbete misafir oluyordu.
Edebiyat sofrasında büyükçe bir ‘yetimler ittifakı’ kurulmuştu.
Sabaha doğru kuşlar havalanıyordu, uçsuz bucaksız beyazlara doğru.
Yasemin yan gözle, biraz mugallit, biraz da müzipce Muzo’ya bakarken, Muzo omuzlarını silkeleyip, “Kendi merdiveninden tırmanıp varmak istediği yerlere çok erken varmış bu çocuk” diyordu.
İşte o anda Feridun’un kahkahası sokağı ayağa kaldırıyordu sanki.
Hasan Hakkı büyük kalabalıklarda sessiz durmadı...
Sanatın kolları dünyanın bir ucundan öte ucuna yetişecek kadar uzundu.
Bu kollar, uzadıkça dağılan büyük neon ışıklı caddelere, daracık sokaklara, izbe kenar mahallelerine doğru çıkarken; yoksulların,baldırı çıplakların, yalın ayaklıların, tutunamayanların biriktiği yerlerden birinde Hasan Hakkı ile Arto’nun yolları kesişiyordu.

 Arto ile Hasan Hakkı geziniyorlardı.
Boulevard de Magenta, Bastille, Concorde, Nation, Opera, Stalingrad, Barbes, Belleville…
Koca bir deryayı andıran Paris kazan, onlar kepçe olmuşlardı sanki.
Okuyor,düşünüyor,tartışıyorlardı.Gerisin geri 1600’lü yıllara gidip Moliere konuk olup onun Fransa’yı sarsan oyunlarını hayranlıkla biribirlerine anlatıyorlardı.’Kaçan Doktor,Kibarlık Budalası,Lekelilerin kıskanclığı,Don Juan,Sicilyalı veya Ressamın Aşkı,Cimri,Hastalık Hastası vs eserlerinin büyüsü onlara daha farklı heyacan kattığı kesindi.
 Fransızların Miguel de Cervantes’i sayılan Moliere’in gel-gitlerle dolu yaşamını,eserlerini  konuşutukça
yavaş,yavaş klasik ve   modern dünya arasındaki ilişkiyi kurmayaa başladılar.Gittikçe ayaklarını bastıkları zemin sağlamlaşıyordu.
Sokağın sesini dinleyip, sokaklarla çoğalmaya başladılar.
Michael Abai, Hasan Berkin, Matthieu Gillot, Quentin Margene, Violaine Nouveau, Artavazd Uzbashyan’la birlikte bir başka ‘Yetimler İttifakı’ kurmuşlardı.
Kaleme sarılmaları çok geçmedi.
“SALAKLARIN BALOSU” oyununu yazıp, Theatre Bouffon’da büyük bir beğeniyle, üstüste sergilediler.
 
Arto, “Gel istersen hikayenin başına dönelim. ‘Ben Türk'üm’ dediğinde, bir Ermeni olarak irkilmiştim. Babanın hikayesini dinlediğimde ise sarsılmıştım” diyordu Hasan Hakkı’ya gülerek.
Hasan Hakkı da, “Arto, gel burada duralım. Kırılan, dökülen, sürgün yollarında telef olan bir halkın hikayesini babamların hikayesiyle, yani acının bilinç altıyla anlatmaya çabalayalım. Ne dersin?” diyordu.
Arto uzun saçlarını elleriyle düzelterek, “Bak, bu oyun bir başka... SACCO ile VANZETTİ hikayesi gibi olacak,” diyordu yine gülümseyerek.
“Hadi başlayalım o halde…”
“Peki, başlayalım…”
“Arka planı dikenli, taşlı, kanlı bir tarihten günümüze doğru yolculuk yapacak bir oyunu yazabilecek miyiz dersin?’
“Yazarız...”
Anahtar kelimemizin büyüsünü John Berger çözmüştü:
GÖRMEK!...
“Tarihe bakıp önümüzü göreceğiz,” dedi Hasan Hakkı.
Montreuil’deki evde, uzunca masanın etrafına toplandılar.
Arto ile Hasan Hakkı ellerinde şarapla evin içinde gezinerek, hazırladıkları sorulara dikkatle bakıyorlardı.
Arto: Dilerseniz işe sizi tanıyarak başlayalım…
Hüseyin Balkır: İstanbul Üniversitesinde inşaat mühendisliğini okurken profesyonel devrimci faaliyete katılmam sonucu okulu terk ettim.
TKP/ML üyesi olmaktan ve İzmir’de arkadaşım Armenak Bakırcıyan’ı cezaevinden kaçırmadan dolayı aranır oldum.
İstanbul’da yakalandım. Ağır işkencelerden geçirildim. İdamla yargılanırken, Toptaşı Cezaevi’nden dokuz arkadaşımla birlikte firar ettim.
Feridun Berkin: Özel Saint Benoit Fransız lisesini bitirdikten sonra, Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde okurken, Armenak Bakırcıyan’ı kaçırmaktan ve TKP/ML üyesi olmaktan tutuklandım. Arkadaşlarımla birlikte ağır işkencelerden geçirildik.
Sedat Yılmazsoy ve Muzaffer Özrürk’le birlikte idama mahkum edildim. İdam günlerimi beklediğim anlarda firar ettim.
Hasan Hakkı, Arto’ya hüzünle bakarak: Bu da annem. Aslında hiçbir zaman olmayan ‘hukuk ve adelet’in peşinde koşan, beni bir Alman hastanesinde doğurup, ilk aşkı olan ve işkencehanelerde hunharca öldürülen Hasan Hakkı Erdoğan’ın adını bana veren annem...”
Evde bulunan insanlarla tanışma merakındaki Arto, önünde yığılı olan tomar halindeki kağıtları sağ eliyle ileri doğru itip, dinlediği kısa yaşam hikayeleri karşısında ağlamaya başlamıştı.
Montreuil’deki eve ağır bir hüzün çökmüştü.
Arto kendisini toparlayıp: Beni bağışlayın… ‘Bir hayata ne çok hayat sığdırmışsınız’ diyerek, masanın üzerindeki kağıtları geri çekti.
Göz yaşlarını silerek:
“Peki, Armenak Bakırcıyan kimdi?” diye sordu.
Hüseyin Balkır: Diyarbakır’da doğmuştu. Sekiz çocuklu yoksul bir Ermeni ailesinin ferdiydi. Yokluk ve yoksullukla boğuşup evlatlarını geçindirmeye uğraşan babasının öyküsü, soykırımda yok edilen Ermenilerin öyküsünden farklı değildi aslında.
İstanbul’a gidip gelerek küçük çaplı ticaretle uğraşan baba, son gidişinde “bir haftaya kalmaz dönerim” demiş... Ama ondan bir daha kimse haber alamamış.
Yoklar ve kayıplar hanesine katılmış...
Anne Meriam, terzilik yaparak geçindirmiş sekiz evladını.
Armenak istanbul’a gelerek, Üsküdar’daki Surp Haç Lisesi’ne yazılmış.
Hrant Dink ve bir çok Ermeni arkadaşıyla birlikte, devrimci fikirlerle orada tanışmış.
Fen Fakültesi’nde okurken, İzmir’de girdiği bir çatışmada yaralı yakalanmıştı.
18 Ekim 1977’de, yine İzmir’deki bir hastahaneden, Feridun ve diğer arkadaşlarımla birlikte, kısa süren bir çatışmadan sonra kaçırmıştık onu.
11 Mayıs 1980’de Dersim-Karakoçan’da devlet güçlerince katledildi.
Hazindir… Armenak’ın dağ başındaki mezarını ırkçı devlet defalarca yıktı.
Halen de yıkıyor...
Ona bir mezarı bile çok görüyorlar...
Arto: Mezarla olan dertleri ne?
Hüseyin Balkır: Galiba dağ başlarında da olsa, ölmüş, öldürülmüş bir Ermeni görmek istemiyorlar…
Arto: Öncesi nasıl başladı bu cehennem oyununun?
Yasemin: Sen Hasan Hakkı’nın evveliyatını dinledin...
Aslında öncesi senin dedelerinin, nenelerinin evveliyatıdır. Sonrasında Dersim’e, Kürdistan’a uzanan o kanlı yol…
İşte, bu yolun sonuydu bizleri bir araya getiren.
Hasan Hakkı, kızılımsı kıvırcık sakalını kaşıyarak babasına dönüp: 1915’lerin, 1938’lerin sonrası da, sizin hikayenizin başlangıcı…
Feridun İ. Berkin: Bizim hikayemizin başlangıcı epeyce uzun. Kısa bir fragman gibi şimdilik şöyle anlatıp geçebiliriz...
1968’de daha yoğun başlar. 1970 başlarında İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu ve arkadaşları yönlerini Kürdistan’a doğru dönerler.
Dersim’de Ermeni yıkıntısı bir köyde, yani hepimizin bildiği o Vartinik’te, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar genç devrimci aç biilaç, gece gündüz dünyanın, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın sorunlarını tartışıyorlar...
Yanlarındaki bütün silahları; yivi-seti kırık bir tabanca, bir kırma tüfek ve birkaç tane de kendi yaptıkları el bombasından ibarettir.
24 Ocak 1973’ün bir şafak vakti...
Vartinik köyü jandarmalar tarafından kuşatılır.
Köyden dışarı ilk fırlayan uzun-ince boylu olanı, kendi yaptığı el bombasını baskıncıların üzerine fırlatır.
Açılan ateş sonucu aldığı ağır yaralarıyla, köyün yanındaki çeperin hemen yanı başına düşer süzülerek...
Bu, Ali Haydar Yıldız’dır...
Bir diğeri, saçma kurşunlarının bedeninde açtığı yaralarla çeperin beri tarafına yüzü koyun düşen mavi gözlü, kızıl saçlı bilge İbrahim’dir…
İşkenceciler ona Kemalizm’i, Kürt sorununu, Ermeni kırımını sen mi yazdın dediklerinde, “Yok, hayır! Bunlar partimizin görüşleridir. Ebette ben de savunuyorum bunları” der...
Ağır işkencelerden sonra hala dik ve kararlı olduğuna iyice inandıklarında, ünlü Diyarbakır zindanlarında kurşuna dizerler onu...
Arto: Hasan Hakkı’nın hikayesindeki Muzo, anlattığınız bu Muzaffer Oruçoğlu mudur?
Hüseyin Balkır: Evet. ‘Bir büyük küçük çocuğun’ hikayesinde, Vartinik’ten sağ kurtulan Süleyman Yeşil’de var....
Sabah olmuştu..Feridun evin karşısındaki fırından birkaç taze ekmek alıp geri dönmüştü.
Hasan Hakkı ile Arto masanın üzerinde birikmiş notları topladılar..
Evin içerisi deniz dalgalarının kıyılarını döverek yorduğu hüzünlü bir sahil kasabasını andırıyordu.
Sohbet taze ekmek kokusuyla devam ediyordu.
Arto: ‘Hasan Hakkı güzel söylemiştin ayrıntının gizinde John Bergerin Görmek dediği hiyerarşiyi yıkan o büyülü sözcük yatıyor.’
Hasan Hakkı: ‘Gördük, dünya yağmura ve ateşe olduğu kadar isyan ve mücadeleye de doğurgandır.
John Berger’e destek olsun diye Jose Saramago’yu da alacağız yanımıza.
KÖRLÜK
Yüzyıllardır yaşanan bu acılara ne yazık ki dünyanın büyük kesimi hala kör ve sağırdır.’
Arto: Harikasın dostum. Demiştim… Ortaya yeni bir Sacco ve Vanzetti hikayesine benzer bir hikaye çıkacak.
Devlet, hiyerarşi ve özgürlüğünü arayan insanlar….
Hasan Hakkı: ‘Bu hikayenin ayak izlerinin bizi büyük bir vicdana doğru götüreceği kesindir…
Sacco ve Vanzetti’ye benzerlikte kayıt altına alınmış bu vicdani benzerliktir..,
Gayet tabi ki Moliere’in  büyülü ışığı da hep bizimle birlikte olacaktır.’
Arto Aldıkları notları mavi plastik bir dosyaya yerleştirdi…
Evdekilerle kucaklaştılar…
Evden çıkarken Arto geri dönerek ‘Bu dünyanın sizden isteyeceği  hiçbirşey yoktur… Sizler bu dünyadan çok ama çok alacaklısınız’…
Evden çıktılar..
Kapının önünde üşüyen güvercinlere ekmek kırıntıları verdiler…Gökyüzünün sonsuz maviliğini dolduran kuşlara bakarak Paris’in gizemli sokaklarına dalarak kendi gizemli dünyalarına doğru yürümeye başladılar…