Soma’da hayatı kurtarma oyunu! | Feridun Andaç



Soma’da hayatı kurtarma oyunu! | Feridun Andaç
Kararan gece değil, dile vuran sözcükler…Günlerdir yaşanan trajedinin acı iklimindeki gerçekliği adeta kralın soytarılarının dilinde büküm büküm edilerek yaftalanıyor. “Hakikat”in görüntüsü/anlamı kendi algı gerçekleriyle örtülmeye çalışılıyor.

“Savaşı erkekler” yapar dercesine, hatta “kurban bir başkasıdır size ne” edasıyla ortaya dökülen  bu kara söz cambazları şimdi kendi zamanlarının ulufesini dağıtmaya hazırlanıyorlar.

Her acıdan bir “ilahi” söz çıkarıp, kendi “hikmet”lerine ferman yazıyorlar.

Ülke karanlığın içinden geçip vahşi kapitalizmin ne olduğuyla yüzleşiyor. Kirli oyunlar sürüyor, karanlık çağ yürüyor…Endüstri devrimine kapılarını aralayan ülkelerin tarihine baktığımızda, 18. yüzyıldan yeni bir yüzyıla geçerken yaşanan altüst oluşun ne olduğunu bizlere anlatan metinleri okuduğumuzda gördüklerimiz bugün yaşadığımızı daha iyi anlatıyor bizlere…

Kömürün karasından daha kara bir çağ. İnsanı aşağılayacak, insan ömrünü heder edecek bir bakış egemen çünkü her yerde.

Bu öfkeyi duyarak yazmamak, anlatmamak ne mümkün.

Can telaşının sürdüğü ânlara bakamadım. Tıpkı Lorca’nın yürekli Ignacio’sunun boğanın boynuzlarıyla sere serpe oluşunu anlatırken yansıttığı acı gibiydi bu da: “Gelsin, söyle gelsin aya,/kanını görmek istemem/Ignacio’nun kumlarda.”

Kömür tozuna belenmiş yüzler, soğumuş bedenler her yerde… Yaban bir dil hükmünü sürüyor, savaş meydanındaki komutan edasıyla sayılar veriyor, bedevi  bir gözün körlüğüyle konuşuyor. Her adımında zafer narası attıracağını sanarak sinik bedenlerin/ruhların arasında kendi kıblesine yol arıyor. 

Gelip Geçen Söz Değil

Soma-faciasi-sobataj“Zabit mecburdu. Hayat yaşayacaktı. Kapan gibi bir yere girdi, ölüme gitti bile bile. Gepgençti. Cinayetin en büyüğüne gözlerimizle tanık olduk. Evlenecekti, para kazanıp bir düzen kuracaktı Zabit…Ezgin olanlar, sımsıkı tutunalım, bu acı başka…”

Kınık’lı genç kadın, ağıt yakarcasına bu sözleri ediyordu komşusu genç Zabit Aktaş için…Uzayıp gidiyordu bu ağıtsı sözler. Ve öfke, derin bir kederin, bırakılmışlığın, bile bile ölüme gönderilmenin ağıdı…

“Fıtrat diyor bir de utanmadan…Benim öyle bir yönetenim olmaz olsun, bu gençleri her sabah biz ölüme gönderiyormuşuz meğer…Toprağımız öldü, ne tütünümüz kaldı ne bir şey, bizi kömürün karasına mahkum ettiler…”

O sözler yaşadığımız zamanın en can alıcı tanıklığını getiriyordu.

Merak etmiştim; bu ülkenin tarım uzmanları, iktisatçıları, sosyologları, kültür insanları acaba bu bölgenin insan dokusuna, toprağının ve madeninin, yeraltı yer üstü kaynaklarının  gerçeğine dönüp bakmışlar mıydı?

Biliyorum bu da karşılığı  olmayan sorulardan biriydi bu ülkede.

Görsel çağ, bir görüntüyle bir yerin gerçeğini tek bir sözde yansıtıp sizleri yeni düşüncelere salabiliyordu. Vicdanınızın harekete geçmesine, öfkenizin dile gelmesine neden olabiliyordu. Hrant Dink Ödülü’nü alan İsrailli gazeteci Amira Hass, “öfke duyduğum için yazıyorum,” diyordu ödülü aldığı günlerdeki bir konuşmasında; “İsrail’e de öfke duyuyorum, Filistinliler’e de; bu kirli savaşı sürdürdükleri, insanların her gün acılara salınmasına neden oldukları için…”

Yalnızca gözün değil ruhun/aklın/bilincin vicdanının da , kapitalizmin bu kirli kazanma oyununun insan hayatını hiçe saymasına düne kadar susanların da bu sonuçtan sorumlu olduğunu düşünüyorum.           

-Soma  Öfkeni dilini çağırır.

1970’li yıllarda bir sendikacı dostum, ağabeyim vardı: Canip Öztürk. Bizi sol düşünceyle buluşturanlardandı, dahası, işçi sınıfı kavramını hem anlatan hem de yaşamıyla gösterendi. Zirai Donatım’da çalışırdı. CHP gençlik kollarında siyaset yapıyor, Bülent Ecevit’in “ortanın solu” hareketinin de yöredeki öncüsüydü. Sendikal hareket içinde yönetici olmuştu, mücadeleci biriydi. Kentimden ayrılsam da haberlerini alırdım. İstanbul’a geldiğinde de görüşürdük. Sanırım son görüşmemizde, Aşkale Kömür Ocağı’nda yaşanan sorunları anlatmıştı kıyısından köşesinden.

Oradaki sendikal çaba hayatına mal olmuştu. Trafik kazası denmişti ölümü için. Yani, anlayacağınız, “bir sendikacının kaza süsü verilerek öldürümü”ydü bu.

Vahşi kapitalizmle tanışmadığımız bir zamandı. Amerikalı sendika lideri James R. Hoffa’nın başına gelenleri anlatan filmi hatırlayalım…O sendikal mücadelenin boyutlarını, işçi hareketinin gücünü.

Dönüp günlerdir maden ocağındaki yitimleri konuşurken, kusurları, aksaklıkları dillendirirken sanki günübirlik yevmiye ile işçi pazarından köle gibi alınıp işe götürülenlerden söz ediyoruz…Çalışan sayısı beş bini aşan bir kömür işletmesinden bahsediyor, üstelik sendikalı olduğu söylenen bir maden ocağında oluşan faciayı konuşuyoruz, ama o sendika ortada yok. Ne yöneticisi, ne ilgilisi, ne de bilgi vereni…

Toplumsal Bilinç Olmadan

Evet, toplumsal bilinç olmadan sınıfsal bilinç olmaz, oluşamaz.  Bir dostum kalkıp hemen Soma’ya gitti. Gözlemlerini anlatı bana da. Madene giden işçilerin önemli bir bölümü yöre köylerinden seçiliyor. Yani tarım kökenli insanlar, yerin altına girmeye gönüllüymüşçesine “zorunlu” adeta. Çünkü bu dostumun konuştuğu köylüler diyordu ki; “Tarım öldü, hayatımızı döndürmek için madene muhtacız.”

Sorunun  özeti bu. Hatırlayalım, 1960’larda Almanya’ya işçi göçümüzü. Kenti görmeyen insanları köylerinden alıp gönderdik oralara. En ağır işlerde çalıştılar… Bir yakınım anlatıyordu, o ilk kafilede Essen’e gidip Ruhr Havzası’nda bir  maden ocağında çalışmaya başlamasını: “Annem, çocukken bana kızdığında, yedi kat yerin dibine giresin derdi. Ben şimdi yerin dokuz kat altında çalışıyorum her gün. Bir anda maden işçisi oldum…” Gün gün yazmıştı bu sürecin öyküsünü. Kore Savaşı’ndan geçip gelmişti.

“Sendika bizi büyüttü, bilinçlendirdi, haklarımızın neler olduğunu gösterdi, hayata bakmasını öğretti,” dediğini hatırlıyorum.

Almanya’nın endüstri ve sanayi devrimi insanlığın tarihinde bir dönüm noktası elbette. Oysa ülkemizin sendikal hareketi 1980 sonrası adeta iğdiş edilmiş durumda.

Soma faciası yalnızca özelleştirilmenin değil, sendikaları işlevsizleştirmenin de bir sonucudur. Çünkü, toplumsal bilinci olmayan, işini kaybetmemek için her söylenene boyun eğen/susan bir güruh her zaman bu tür sendikaların ve işverenlerin de işine gelmiştir.

Sendika yalnızca toplu sözleşme için var olmaz.

Ereğli Demir Çelik İşletmeleri ile ilgili bir belgesel çekecek olan arkadaşımın bu çalışmasına ben de katılmıştım yıllar önce. Ereğli ve ERDEMİR’de birkaç günüm geçmişti. On bini aşkın işçinin çalıştığı bir fabrikanın yöredeki sosyo-kültürel dokuyu nasıl dönüştürdüğüne tanık olmuştum. Mübeccel Kıray’ın 1960’lardaki çalışması (Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası, 1964) elimin altındaydı elbette. Bu sanayi işletmesinin yörede gözlemlediğim dönüştürücü rolü şaşırtıcıydı elbette. Yazdığım senaryo sinopsisi ve tredmanlarında da bunları anlatmaya çalışmıştım. Konuştuğum işçiler, yöneticiler, sendikacılar ve fabrikadaki gözlemlerim, bana, sanayileşmenin o yöre için her şey demek olduğunu bir kez daha anlatmıştı. Yaşadığınız yerin kaldırımına bile yansıyan boyutu vardı, gidip oturduğunuz parkın peyzajına kadar yansıyordu bu gerçeklik…Varın gerisini siz düşünün.

Bu olay Soma gerçeğini düşündürttü bana. Giden dostum anlatıyordu: “İşletme Soma’nın dışında bir yerde, burada her şey normal seyrinde. İnsandan çok polis var, ve insanlar konuşmaya çekiniyor, hatta ürküyorlar…”

Eğer Türkiye sanayi kapitalizmini yaşasaydı inanın bu sonuçlar doğmazdı! Ne idüğü belirsiz bir sistemin kurbanıdır çalışanlar. “Bunlar, işçi sınıfımızın bir parçasıdır, bu mağduriyetin sorumlularını biliyoruz, bunun mücadelesini vereceğiz,” diyen bir sendika olamadığına, temsilcisi olduğu işçilerini savunamadığına; maden işverenleri de bunun için kılını kıpırdatmadığına göre; demek ki, adını bile koyamadığımız bir sistemin kurbanıdır bu 301 insan.

Sendikalar toplu iş sözleşmeleri, işçi/iş güvenliği, sağlığı gibi konuları belki başat işleri olarak görmektedirler. Ama unutulmamalı ki,  sendikal örgütlenme insanın yetiştirilmesi/eğitiminde de önemli bir unsur. O insanın yaşadığı yer/ülke, kültürel sosyal doku, ailesi/çevresi, insan ilişkileri, ruh sağlığı vb. gibi konularda da işlevleri olmalıdır sendikaların.

Anlatılan Yeraltı

Hayatı kurtarma oyunu sanki yaşanan.

Çöken karanlığı anlamak nafile.

Daha duyunca ilk haberi, nedense, Ahmet Naim’in “Kuduz Düğünü” öyküsü geldi aklıma.

Demirci Kasım Usta’nın oğlunu dalayan bir köpeğin kuduz olma ihtimali , onu, bildik bir yöntemle  sağaltmaya iter: Çocuğun yaralı bacağındaki  o ısırılan yeri bıçağıyla kesip alır, sonra da ocaktaki kızgın demirle açılan yarayı dağlar.

Zonguldak-madenci Kaşıkçıoğlu  Rasim Ağa’nın oğlunu da kuduz köpek ısırmıştır. O da, dededen gördüğü usulle,  Kasım Usta’nın sağaltma usulünü küçümseyerek, oğluna kuduz düğünü yapmaktadır üç günden beri. Dertleri çocuğu uyutmamaktır, palgurt yapılınca hemen geçeceğine inanırlar.

O hayatta kalma oyunu bin bir ritüelle yapılır, ama çocuğu kudurarak ölmekten kurtarmaz.

Ahmet Naim’in bu çarpıcı öyküsüne dönerken ister istemez edebiyatımızda ilk kez gerçekliği dile getirilen bir yöreyi, konuyu, sorunu düşündüm.

Zonguldak Kömür Havzası’nın bulunduğu yöreyi, maden işçilerinin gerçekliğini ilk kez işleyen biridir Ahmet Naim. Öykülerinde ilk gözlenen, maden işçilerinin çoğunlukla köyden çıkıp gelmesi, yani köy kökenli olmalarıdır.

Mehmet Seyda, Ümran Nazif, İrfan Yalçın, Levent Ağralı, Muzaffer Oruçoğlu adeta onun açtığı yoldan giderek yazmışlardır maden/yeraltı insanının sorunlarını.

Ahmet Naim, kendi öyküsünün çıkış noktasını dillendirirken şunları söyler:

“Ben toprak ve yeraltı insanlarını iyi tanırım, özellikle yeraltı insanlarını… Çalışma koşullarını, yaşantılarını öz hayatım gibi bilirim. Onun için yıllar önce belli başlı sanat dergilerine yazdığım hikâyelerde köy, tarla, ağa saltanatı ve yeraltı konuları işlenmiştir. Diyebilirim ki Türk hikâyeciliğine gerçek niteliğiyle maden hikâyelerini sokan ilk yazarım.” (Haziran, 1967; Yeditepe, Doğan Şadıllıoğlu söyleşisi)

Madencilik tarihimize, bunun bölgelere dağılımına ve yarattığı iş hacmi/istihdamına baktığımızda bu gerçekliğin bütün yönleriyle edebiyatımıza yansımadığını gözleriz.

Andığım yazarların yapıtlarını kurma öykülerine bakarsak eğer, doğup büyüdükleri yer/bölge ya da gelip iş tuttukları yöre olması nedeniyle bu sorunlara yakın durup duyarlılık göstererek anlatırlar.

Tavşanlı Kömür Havzası’na dair yazılmış ne bir öykü ne bir roman hatırlamıyorum. Bor madenlerinden söz eder dururuz, boraksın ne denli önemli olduğu ve ülkemizde göz dolduracak kadar çok çıktığını söyleriz. Ama boraksın öyküsü, romanı var mıdır? Olmalı mıdır peki, diye soracaksınız eminim. Evet, olmalıdır. Bir ülkenin yerel ve bölgesel edebiyatı bunları yazıp ortaya çıkarmalıdır.

Evet, işte asıl sorunlarımızdan biri de budur. Sanırım Soma gerçeği dönüp bunu da enine boyuna irdelemek gereğini hatırlatıyor  bize.

Alpagut Olayı Bir Bellek Işıltısıdır

Sevgili dostum Haşmet Zeybek anlatmıştı Alpagut Olayı oyununun yazılma öyküsünü. Ben de, ona, bu oyunu Haziran 1975’te Erzurum’da sergilemek isteyen Dostlar Tiyatrosu oyuncularının Halk Eğitim Merkezi Salonu’nda bir grup faşist tarafından nasıl linç edilmek istendiğinin öyküsünü anlatıyordum. 

Oyunun çıkış noktası yaşanan gerçek, ve aynı zamanda Türkiye’de madencilik alanında işçileşme serüvenine dönük tipik bir olaydır:

“Çorum’da çıkan yerel gazetelere göre, iki ayı aşkın süredir ücretlerini alamamış olan maden işçileri 13 Haziran 1969 günü işletmeyi işgal ederler (Yenigün, 14 Haziran 2006). Gerçekte Çorum’da Dodurga ve Alpagut bölgesindeki maden ocakları buradaki köylerde çalışanların büyük bir çoğunluğunun tek geçim kapısını oluşturmaktadır. 1942′de kurulan Linyit işletmesi, giderek büyümüştür. 1969 yılına yaklaşırken, Alpagut’taki işletme İl Özel İdaresi’ne bağlı işletilmektedir. 1942′den o zamana kadar, üretimi büyümüş, genişlemiş ve civar köy ve kasabalardan da köylüleri çalışan olarak almaya başlamıştır. Bölgenin tarıma elverişli olmamasının yanı sıra elverişli olanlar da dahil pek çok arazi Linyit için istimlak edilmiştir. Bu yüzden havza, neredeyse50708tüm aileleriyle Maden işletmesine bağlı hale gelmiştir. Bu durumu, işgale katılan bir işçi temsilcisi çok güzel anlatmaktadır: ‘Bizim köyde tarım yapacak arazi yok, olanlar da zaten işletme için istimlak edilmiş durumda. Geçimimizi ancak burada çalışarak sağlıyoruz. Biz unutulduk. Öyleyse biz kendimizi düşünelim dedik ve işgal ettik.’ (Çorum Ekspres Gazetesi, 8 Temmuz 1969, Gazeteci Yaşar Köstekçi’nin yazısı)” (*)

Galiba edebiyatta gelenek dediğimiz şey yalnızca kuşaklar arası geçişlerle oluşmuyor. Yerel ve bölgesel edebiyat toplumsal duyarlılık bilinciyle gelişebilecek bir olgu artık günümüzde. Bunun kanallarını açabilecek birikim 1930’lardan 1970’li yıllara kadar iyi kötü varlığını sürdürüyordu. Bir tür o süreci var eden yazarlar yapıtlarına o bilincin yansılarını taşımışlardı. Gelin görün ki 1980’den sonra bu süreç kesintiye uğradığı gibi, artık yerel/bölgesel edebiyatın ne anlama geldiği de kimsenin umurunda değil.

Bence, asıl bundan sonra farkına varılabilecek bir olgudur bu. Yani Türkiye sanayi kapitalizmiyle tanışıp o küresel ağın içinde debelendikçe yaşanan sorunların anlatılması için her zaman edebiyata ihtiyacı olacaktır. Unutmayalım ki; kurgu, “hakikat”i gölgeleyen gerçeği de aydınlatır.