GRİZU :MADENKEŞLER Tekgül Arı

SANCI Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Sayı 6 ocak/şübat 2016

GRİZU :MADENKEŞLER Tekgül Arı 
Grizu: Madenkeşler Tekgül Arı
"Sanatçının sanata en yakın olduğu an, sistemle çatıştığı andır. Sanatçının sanatla özdeşleştiği, sanat olduğu an ise, kendi iç sistemiyle, kendisiyle çatıştığı andır.”(Muzaffer Oruçoğlu) 
Tanışma
Sanatçılar, zor anlarınıza yetişirler. 
Muzaffer Oruçoğlu’yla tanışmam Maden Mühendisleri Odası’nın 2012 yılında Madenci Edebiyatı kitabını hazırlarken oldu. Kitabı hazırlamıştım ancak kitaba ne bir isim ne de bir kapak resmi bulamamıştım. Öylesine bir isim ve kapak resmi koymak istemiyordum. Epeyce beklettim kitabı. Ta ki Muzaffer Oruçoğlu ismini duyup yaptığı madenci resimlerini isteyene kadar. Gelen resimlerden biri Edgar Alan Poe’nin Oval Porte öyküsünü aratmayacak nitelikteydi. Resme baktığımda sırtımda korkunun tırnaklarının gezindiğini hissederek ürperdim. Böylece, kitabın ismini (Korkunun Tırnakları) bulmuş oldum. 
Kimdi, Oruçoğlu? Araştırmaya başladım. 68 kuşağının devrimci mücadelesi içerisinde yer almış biriyle tanışıyordum. Araştırdıkça, Oruçoğlu’nun siyasi geçmişinin yanı sıra romanları ve şiir kitaplarıyla bir edebiyat emekçisi olduğunu öğrendim. Dikkatimi en çok çeken de, madencilerin sorunlarını üç ciltlik Grizu romanında vermiş olmasıydı. 
Amele dediğin karıncadır 
Bir resim sever olarak Oruçoğlu’nun beni etkilemiş olması elbette önemli ancak, yazına gönül vermiş biri olarak onun okuduğum eserlerinden üç ciltlik Grizu romanının birinci cildinden bahsetmek isterim. Çünkü birinci cilt, madencilik sektörünün belirmesiyle madenkeşlerin-işçi sınıfının ortaya nasıl çıktığını gösterir bizlere. Romanda, padişah Abdülmecit dönemindeki, madenkeşlerin hikâyesi anlatılır. O günden bugüne, değişen isimler ve teknoloji dışında, insana ve içinde bulunduğu sisteme dair değişmeyenleri kıyaslamanızı sağlar. Emile Zola’nın Germinal’i kadar önemli bir romandır bu. 
Roman, madenci şehrimiz Zonguldak’ta geçer. Yoksulluk, her dönem köylünün kaderidir. Güç kurucular-ağalar, yarı karın tokluğuna tarihin her döneminde onları sömürmüştür. Oysa köylünün istediği, hakkını alıp tam doyabilmektir. Bunun için çıkan fırsat, ayaklarının altında yatan kara altındır. 
“ Çoluk çocuğunuzun ekmek kapıları ayaklarınızı bastığınız bu toprakların altındadır. Ecnebi memleketleri kalkındıran bu kara altın, kandil ışığı misali kaderinize gülecek. Yeter ki, bu kara mücevherin şahdamarından ayrılmayın. O damardan yedi kat yerin dibine doğru ilerleyin. O ilerleyiş sizi zenginliğe götürecek.” 
Köylü sevinir, karnı doymakla kalmayacak üstüne zengin olacak. “Amele dediğin karıncadır. İş başında düdük kuşu misali ötmez, kaşınmaz, çalışır.” Yedi kat yerin dibine inmek için kazmayı vurur da vurur. On beş gün boyunca ağır şartlarda çalışırlar. Yemekleri sadece mısır ekmeğidir. Böylesi ağır bir işte çalışanların hak ettiği yemek daha işin başında eksiktir. 
“Bu hodola bu kömür dağını delmez tosunum” diye yapılan itiraz duyulmaz bile. “Vaziyet şimdi anlaşıldı” dedi Dingil. “Bunlar bizi ocak gerdeğine soktular. Bismillahsız, tükürüksüz becerecekler herhal.” Madekeşin ilk itirazı böyle başlar bunu sorguları izler. 
Başkarakterlerimizden Kör Cemal’in dokuz yaşındaki oğlu Hurşit’te babasıyla birlikte madende çalışmaktadır. Küçük bedeniyle öyle çok çalışır ki bir deri kemik kalmıştır, diğer amcalar gibi. Yine de umutları vardır, on beş gün sonra alacakları parayla evlerine gidecekler, on beş gün yan gelip yatacaklar. Kör Cemal’in dul Zehra’yla evlenme düşü vardır. Oğlu Hurşit’inse onun kızı Kumru’ya sevdası. Bir sevdaya tutunarak çalışırlar. On beş günün sonunda günlük yevmiye tutarı yerine, ona denk gelecek kumaş, sabun, erzak gibi şeyler verilir. Amcalar kadar çalışan Hurşit’in çocuk olması nedeniyle yevmiyesi onların üçte biri kadardır. İncinir Hurşit, babasına itiraz eder. İtirazın gideceği yerin yüreği zaten kör ve sağırdır. Diğer madenkeşlerin itirazlarına karşı çözümü vardır, işverenin. Başka bir odada maaşları karşılığı verilen malların alıcısı vardır. Alıcı, yumuşaktır, malları öyle bir ücrete alır ki, madenkeş dışarıya çıktığında anca fark eder maaşının kuşa döndüğünü. Roman ilerlerken bir kez eline kazma kürek alanın artık o işi bırakması imkânsızdır. Şimdiye baktığımızda başka iş bulamadığı için işveren cinayetlerine kurban giden madenci ölene kadar madende çalışmaz mı? Abdülmecit dönemine göre durum ve şartlar değişmiş görünse de en son Soma cinayetine baktığımızda, işverenlerin, çalışma sahasında koruyucu tedbirler almadıkları için 301 maden emekçisi korkunç bir şekilde yaşamını yitirmiştir. Bu madencinin kaderi değildir, ona bunu biçen gözü doymaz sistemlerdir. 
Çok katmanlı bir hikâye
Madenkeşlerin hikâyesi böyle başlar, olaylar birbirini sürükler, okur olarak bazen karakterlere müdahale etmeye bile kalkarsınız. Roman, sadece madende geçen olaylar üzerine kurulu değildir. Başkarakterlerin aile ve çevre yapısı içinde sürdürülen ilişkilerini de irdeler. Kör Cemal’in annesi Elif Kadın, oldukça akıllı bir karakterdir. Gelini öldükten sonra torunlarının bakımını üstlenmiştir. Bu işleri yıkacağı bir gelin peşine düşmüştür. Dul Zehra’yı gözüne kestirmiştir. 
“Allah belasını versin Cemal’in. Cemal nasıl bir kocaydı ki, yıllarca karısının sırtını keseledi., ayaklarını yıkadı, şakaklarını ovaladı, saçlarını taradı. Cemal koca değildi ki, köleydi. Yemin ettiği zaman da Allan’ın adına değil, karısının adına ederdi. Hiç böyle koca görülmüş müdür bu dünyada? Ben koca diye, senin rahmetli Veli’ye derdim. Seni severdi. İcap ederse çevire çevire de döverdi. “
Söz bilen Elif Kadın’ın bu kurnaz konuşması sayesinde, kimseleri beğenmeyen Zehra’nın, oğlu Cemal’e olan ilgisini çekebilmiştir. “Gönlünde görünmeyen bir gözü olan bir insanın, iki gözden yoksun olması bile o kadar önemli değildi.” diye düşünür Zehra’da.
Çok katmanlı bir hikâyeden oluşur roman. Sadece kadın sorunlarına değinmez, erkeklerin cinsel sorunlarına da değinir. Elif Kadın, bulunduğu toplumda, yadırganmamak için kocasının iktidarsızlığını gizlemiştir. Ancak bu yaranın kabartısı içinde canlı kalmıştır. Oruçoğlu, karakterlerin psikolojik analizlerini de olaylar ve durumlar içerisinde okura geçirmesini bilmiştir.

Oruçoğlu için filozof diyebilir miyiz
Felsefeyi de içinde barındıran romanda, erdemli-erdemsiz insan sorgusunu, ezilen toplumların, güce karşı sorulmayanı sormaya başlamasını, verilene artık şüpheyle yaklaşmasını, doğru bilgi arayışını, karakterler üzerinden görürüz. Yazarlar ister kabul etsin isterse etmesin, yazdıkları her eserin bir felsefesi vardır. Felsefeye genellikle dışsal bakan yazar, eseri yazmaya başladığında felsefeyi de içselleştirir, edebiyat düzeni içerisinde. Romanda olay örgüsü içerisinde içselleşmiş felsefeyi görmek mümkün. Peki, Oruçoğlu için filozof diyebilir miyiz? Onun cevabını da felsefeci-yazar Atalay Girgin’in Edebiyatta Felsefe yazısıyla vermek daha doğru olacaktır. 
“Varlığın ve “Kişi yaşantıları yumağının her noktasını adlandırmak veya değerlendirmek olanaksız” olsa da, filozoflar bir yana, bu tür yazarlar, kendilerine özgü bir biçimde, insan ve “insan problemleri üzerinde kafa yor”maları, onları adlandırabilmeleri, “dolayısıyla görme ve yaşantı olanaklarını genişlet”meleriyle filozoflaşırlar. Bu nitelikleriyle, aynı tür içinde yapıtlar ortaya koyan yazarlar arasında billurlaşırlar. Özellikle böylesi yazarların imzasını taşıyan “Her halis sanat eseri, ister bir roman, bir oyun veya başka bir eser olsun, bir kişi değerine veya kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan değerlere işaret eder, bu değerleri bize gösterir; çeşitli değerleri olduğu kadar aynı değerleri de çeşitli formlarda ifade eder. Akıp giden kişi yaşamlarının sorunlarındaki değerlere ve değerlendirmelere sınırlar çizerek, bunları bilinçlendirerek gösterir”, başta okuru olmak üzere, insana. Edebi ütopyaların yanı sıra, Sartre gibi yazar filozofların ya da Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Tahsin Yücel, Melih Cevdet Anday, Albert Camus gibi, Dünya edebiyatının yerli yabancı filozoflaşan birçok yazarının yapıtları buna örnektir.”
Ayağa kalkmak gerek
Grizu’da, Zonguldak bölgesinin yöresel dili karakterler üzerinden kullanılmıştır. İlginç sözcüklere sıkça rastlarsınız. Bıdırdaşma, mırıklanma, şevşir, yapıldak, kürüz, dobran vb. gibi. Diyaloglar içerisinde kullanılan bu şive, karakterlerin okuyucuyla bağ kurmasını hızlandırırken karakterleri de sahici kılmıştır. 
“Hey adamlar, mıdıklamayın, doğru dürüst iş yapın,”diye ikaz etti Kosor, Cemal’in yanıbaşında çalışanları.
“Bu cıvık, uyuntu halinizle yüreğime tav tav ağrı taşımayın. Pişman ederim.”
Roman, adlandırıldığı her bir bölümün altında yer alan aforizmalarla başlar. Okuyucunun dikkatini metin içinde çekecek bu aforizmalar sanki metnin gücünü daraltan bir his verir. Ya da metnin o aforizmaların içinde kaybolmasını sağlar. Okurun kendi aforizmasını keşfetmesine sanki yazar izin vermeli. Beni etkileyen aforizmalardan birkaçını paylaşmak isterim. 
İnsanı hiçbir şey ezemez, söylemediği söz kadar. 
Yüreğiniz semerinizdir: Korkunuz da bu semerin kayışı.
Huzur köleliktir
Acılar kolay unutulur. Aynalarda görünmezlerse.
Büyük kadınlar, başkalarına doğru değil, kendilerine doğru firar ederler. 
Kafamda bir kuş, kuşun kafasında baykuş.
Muzaffer Oruçoğlu’nun, Grizu’nun güçlü kurgusuyla, madenkeşlerin hikâyelerinin yüreğe vuran çaresiz sesinin yanında umudun resmini de okurun gözünde canlandırır. İnsanca yaşamak için her durumda birlik olup ayağa kalkmak gerektiğini de güçlü bir şekilde duyurur. 
21.12.2015