BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN BİR ÖMÜR VERENLERE ADANMIŞ BİR BAŞYAPIT: GRİZU Aysel Korkut

BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN BİR ÖMÜR VERENLERE ADANMIŞ BİR BAŞYAPIT: GRİZU Aysel Korkut

Aysel Korkut: 
Yurtdışında yaşamaya başladıktan sonra insanların konuşma dillerinde gerileme oluyor. Bir cümle kurarken bir sözcüğe takılıp kalıyor ve sözcüğün Türkçesini düşünebiliyorlar. Siz de uzun yıllardır Türkiye’den uzaklarda yaşıyorsunuz. Fakat sizde böyle bir şey yok. Konuşma dilinizi bilmiyorum ama yazı diliniz sanki her gün biraz daha zenginleşiyor. Kelime hazinenizin debdebesini nereden alıyorsunuz; kısacası, bu dil ustalığınızı neye bağlıyorsunuz?

Muzaffer Oruçoğlu: Ana dilim Terekemecedir. Terekemece, Azerice, Türkçe, Farsça, diğer Kafkas dilleri ve Rusça kelimelerle dokunmuş bir kilim gibidir. Bizde bardağa, istakan denir, masaya iskam, pencereye akuşka, arabaya brişka, küreğe lapatka ve saymakla bitiremeyeceğim, bir yığın dilden bir yığın kelime... Cezaevlerinde, özellikle darbe dönemlerinde, -iki darbeyi içerde geçirdim- yasaklardan dolayı, eski eserleri, dini kitapları çok okudum. Cezaevi idaresi ıslah olmamız için kendi kafasına göre kitap verirdi. Halkla konuştuğumda, insanların kullandıkları dile dikkat etmek benim eski bir âdetimdir. Avustralya’ya geldiğinde, Fakir Baykurt’a da sormuştum. Bana, kocakarıları çok yoğun dinlediğini, Türk Dil Kurumuna 600 kelime kazandırdığını söylemişti. Okuduğum metinlerin dillerine de çok dikkat ederim. Bu, hayatın bana ihsan ettiği tatlı bir saplantıdır. Hayatın çok yönlü, derinlikli zenginliğini özümleme ve bir üst seviyede yepyeni bir zenginlik olarak yaratma işini dille yapıyorsun. Dilin tüm olanaklarını seferber etmeye mecbursun…

Aysel Korkut: Yazdığınız karakterlerin heykellerini ve resimlerini de yapıyorsunuz. Yani Grizu üçlü bir üretimle gerçekleşiyor. Yazı, resim, heykel… Sıralama belki her zaman böyle değildir. Bize bu üçlü üretimle ilgili biraz ayrıntı verebilir misiniz?

Muzaffer Oruçoğlu: Asıl yoğunlaştığım alan romandır. Roman beni sıkmaya başladığında, dinlendirici iki alandan ya resme ya da heykele kayarım. Zorlamadan, isteyerek, zevkle çalıştığım bu iki alan, romana dönme isteği yarattığında, döner, yeniden başlarım yazmaya. Renklerin karışımından, malzeme çeşnisinden, özgür fırça veya el ayak kullanımından mıdır, nedendir bilemiyorum; beni, biçimde yenilenmeye, orijinaliteye en çok teşvik eden alan, resimdir. Resim, nesneye açı çeşnisinden bakmayı, onu üç boyuttan çok boyuta ya da boşluğa doğru azat etmeyi seviyor. Resim yaparken, bazen, biçimin ilettiği gerçeklikle değil, biçimle hemhal oluyor, beni yaşadığım dünyadan koparacak olan biçimlerin arayışına çıkıyorum. Duyuların yükü, algı aynasını çatlatıyor; insan, köşesiz karelere, ışık ve renk duyumlarına, içgüdüsüz fantezilere, fantezilerin içgüdülerine doğru kayıyor. Buna rağmen, her üç alanı da istila eden yaratık, insandır. Resim, romana ve heykele, biçimde yenilenmeyi dayatıyor. Roman ise resme, kahramanlarını veriyor. Ama kesin olan bir şey var. Her üç alan da birbirlerini, soluk, güç, yeti, malzeme ve benzeri noktalarda besliyor, güçlendiriyor.

Aysel Korkut: Son yılların postmodern yazarları, insanın bireysel yalnızlığıyla uğraşırken siz devasa bir kitlenin sorunlarına ışık tutmayı tercih ederek karanlık dehlizleri, zor yaşamları, erken ölümleri kısacası Grizu’yu yazdınız. Grizu’nun yazımı için yaşadığınız
yerlerdeki kömür madenlerine indiğinizi, oralardaki havayı soluduğunuzu, madenlerde çekilmiş fotoğraflarınızdan biliyoruz. Bilmediğimiz daha başka ön araştırmalarınız da olmalı. Grizu’yu yazmaktaki amacınızı ve Grizu için yaptığınız ön çalışmaları bizimle paylaşabilir misiniz?

Muzaffer Oruçoğlu: Grizu’nun yazımı düşüncesi, Bartın Cezaevi’ndeyken oluştu. Tabi bundan önce de yeraltına ve madencilere bir ilgim vardı. Bu biraz da benim içe kapanık bir insan olmamdan; ölünün bağırsağında barınan antik Mısır Tanrısı Qebehsenue gibi kapalı, daracık mekânlarda yaşamayı sevmemden kaynaklanıyor. Çobanlık yıllarımda olduğu gibi, kaçak yıllarımda da kaya kovuklarına, mağaralara ilgi duyuyordum. Siverek’te, tavuk kümeslerini andıran bağ evlerinde ve bağlardaki taş yığınlarının içinde, yaptığım gizli barınaklarda rehavetle kalabiliyordum. Dersim’de bir yıl, tek başıma dağlarda dolaştım, kaya kovuklarında, mağaralarda, kaya altında oyduğum gizli barınaklarda yaşadım. Madencilerin yaşamıyla yakından ilgilendiğim dönem, Maltepe ve Niğde Cezaevinde, Türkiye İşçi sınıfının yaşam ve mücadele tarihini yazdığım 1975-1983 yılları arasıdır. Zonguldak madencilerinin yaşamını ve mücadelesini, bir inceleme eseri olarak yazarken ön araştırmalarım oldu. Madene dair şiirler de yazdım. İşçi sınıfının yaşam ve mücadele tarihini anlatan, 500 sayfalık bu inceleme eseri, 12 Eylül şartlarında, arkadaşım Aslan Kılıç’ın köyündeki kuyuda çürüdü, kayboldu. Bartın Cezaevindeyken madene olan ilgim derinleşti. Cezaevi şartlarının düzelmesi için 11 günlük açlık grevine girdik. Grevi bitirdiğimiz gün, 109 işçinin grizu patlamasında öldüğü haberi geldi. Yaralı işçiler için kan verirken bayıldım. Grizu’nun ve ölülerin yarattığı matem cezaevini sardı ve beni derinden etkiledi. Madencilerin yaşamını roman olarak yazma isteği o zaman oluştu. Aramalardan ve kaynak sorunundan dolayı cezaevinde yazamadım. Tahliyeden hemen sonra askere alındım ve firar edip yurt dışına çıktım. Avustralya’daki altın madenlerini, ünlü mağaraları; Almanya’daki maden müzelerini, kömür madenlerini, yerin bin iki yüz metre derinliğine inerek inceledim. Zonguldak kömür madenlerinden getirilip Duisburg kömür madenlerinde çalıştırılan Zonguldaklı işçilerle konuştum ve hazırlık dönemini tamamlayıp, yazmaya başladım romanı.

Aysel Korkut: Kitabın dört cilt olacağını yazmaya başlarken tahmin ediyor muydunuz? Öyle mi planlamıştınız, yoksa kitap mı kendisini dört cilde kadar yazdırdı?

Muzaffer Oruçoğlu: Madenin ciddi olarak işletilmeye başlandığı 1848 ile yine en ciddi maden direnişinin olduğu 1965 arasını yazmaya karar verdim. Yüz on üç yıllık bu zaman dilimini, dört karakteristik döneme böldüm. 1- İlk dönem – “Ateşnefes”(1848-1865); 2-İkinci dönem- “Birinci Mükellefiyet”1865-1900); 3-Üçüncü dönem –“Savaş Yılları”(1908-1924); 4- Son dönem-“İkinci Mükellefiyet” (1940-1965). Bu dönemlerin, dört ciltlik bir romanla anlatılabileceğini düşündüm. Dokümanter olmadığında, roman beni yazar; dokümanterde bu tersi olur; ben romanı yazarım.

Aysel Korkut: Grizu 2, düzeltisi yapılmadan basılmıştı, bundan dolayı sizi, Grizu 4 ile ödül aldığınız zaman fark eden ve eleştiri oklarını Grizu 2’deki hatalardan dolayı size yönlendirenler oldu. Duyduğuma göre kitabı yeniden yazıyor ya da düzeltiyormuşsunuz. Kitabın öyle basılmış olması hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Muzaffer Oruçoğlu: Eksik veya zayıf yanlarını sezinlediğimde, basılmış kitaplarıma müdahale ederim. Kitaplar da insanlar gibi ‘ecel’leri yettiğinde ölecekler. Yaptığım, ilaç verme, ömür uzatma hareketidir. Dünya kitaplık mezarıdır. Birçok kitap, yazarından önce ölür ve yazarı bunun farkında olmaz. Farkında olmadığı gibi bir de üstüne üstlük, hindi gibi şişine şişine gezinir. Benden önce ölen kitabım var mı bilemiyorum. Gözden geçirilmiş Grizu’lar, benim en iyi romanlarım. Benim hiçbir şeyim bitmiyor. Hepsi eksik ve yarımdır. Resim ve heykelde de böyleyim. Gittiğim bir evde eğer bir resmim varsa ve yanımda boyalarım varsa, alır, o resmin üzerinde çalışırım; resmin stilini, ruhunu bile değiştirebilirim. O resimde, o döneme özgü çok az ışık ve renk kalır.

Aysel Korkut:. Zonguldak kömürü denilince ilk akla gelen çoğunlukla Uzun Mehmet’tir. “Dönemin Ereğli Ayanı Hacı İsmail Ağa, Uzun Mehmet'in kömürü bulmasını hazmedemez. İstanbul'a Fen Heyetine gitmek için yola çıkan Uzun Mehmet'i, Leblebici Hanı'nda öldürtür.” şeklinde çok hazin biten bir hikâyesi vardır. Zonguldak’ta iki maden ocağına ve bir caddeye onun isminin verildiğini biliyoruz. Siz, Grizu’da Uzun Mehmet’e hiç değinmemiş, ondan hiç söz etmemişsiniz. Bunun sebebini merak etmemek mümkün değil. Kendisinden söz edilmemesinin özel bir sebebi var mı acaba?

Muzaffer Oruçoğlu: Ocakta işçiler konuşuyorlar; kömürün daha yeni çıkarılmaya başlandığı bir dönemde: “Bu kömürü kim başımıza bela etti?” diye. Sanırım kömürü ilkin kim buldu diye bir sorun yok. On dokuzuncu yüzyılda, kömürü Uzun Mehmet buldu diye de konuşmuyorlar kömür havzasında. Neden? Çünkü yüzeye vuran kömürü herkes biliyor. Çobanlar yakıyorlar. Dumanından zehirlenenler bile oluyor. Uzun Mehmet diye birinin öne çıkarılması, Fransızlara, “Sizin kömürü bulanınız var da bizim yok mu?” dercesine bir nispet yapmanın sonucudur. Çünkü batı dünyasında, kömür denilince belli şahsiyetler çıkıyor ortaya. Türkçülüğün şahlandığı bir dönemde, kurulan bir komisyonun ortaya çıkardığı bir isimdir Uzun Mehmet. Kömürle içli dışlı olan birisidir Uzun Mehmet. Herkesin bildiği kömürü, ona buldurmanın bir anlamı var mı bilmiyorum.

Aysel Korkut: Eserlerinizdeki yaşlı kadın ve erkeklerin neredeyse tümü, cahil olmalarına rağmen eğitimli insanların çoğundan daha iyi düşünen ve özlü sözler konuşan bilgelik sınırında insanlar. Yaşamı yaşam okulunda öğrenmiş bilgelere benziyorlar. Bunların gerçek hayattaki yerleri nedir sizce?

Muzaffer Oruçoğlu: Gerçek hayatta bu kadar bilge olmaz. Gerçek hayat beni alakadar etmiyor. Yazdıklarım gerçeklik duygusu yaratıyor mu, ona bakarım. İğreti ve ilintiyse korkarım. Yaşlı ve bilge insanlarla, çelebilerle, delilerle, imtiyazlı konumlarını bilgi birikimlerine borçlu olan soytarılarla çok konuştum. Ümmiliğin yalınlığı ve derinliği karşısında suskunlaştım. Halkın arasında yaşayan bilgeleri, delileri, eserlerimde ön plana çıkarmayı severim. Buna rağmen, kahramanlarımın ezici çoğunluğu bilge değildir. Sıradan insanı, sıradan bir şekilde konuşturup da ne yapacağım? Hayat ve edebiyat, onların fuzuli söz yükü altında eziliyor zaten. Kim ne derse desin, edebiyatın ve doğanın ana vatanıdır köy. Edebiyat, bu ana vatanından göçmüş veya firar etmiş olsa da gerçek budur. Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Muharrem Ertaş’ı, Yaşar Kemal’i, Hasan Ali Toptaş’ı ve benzerlerini doğuran yerdir köy. Bilgeliğin de cehaletin de âlâsını orada buluruz.

Aysel Korkut: İlk üç Grizu’nun en ilginç karakteri diyebileceğim Cebeli’ye gerçek hayatta rastlamak mümkün olabilir mi diye düşünüp duruyorum. Siz ne dersiniz?

Muzaffer Oruçoğlu: Genelde, roman kahramanlarımı gerçek hayattan alır, romanda onları estetize eder, biçimlendirir, yeniden yaratırım. Bu bazen de gerçek hayatta tanıdığım birkaç karakterin karakteristik özelliklerini birleştirmek şeklinde olur. Cebeli’yi çağrıştıran üç kişi var. Duisburg’ta yaşayan, Erzincanlı emekli maden işçisi; yirmi yıl Zonguldak’ta kazmacı olarak çalışmış. Yine, Yemez İçmez Hasan Dede’nin sağ kolu, 93 yaşında, Tolstoy’u andıran Dersimli bir derviş. Ve üçüncü olarak, amcam Yahya. Cebeli’yi yazarken bu üç karakteri sürekli anımsadım ve bunların özelliklerini kattım Cebeli’ye. Kahramanları gerçek hayattan alma özelliğimden dolayı başım çok ağrıdı. “Bu benim; sen, adımı değiştirip, beni anlatmışsın, ayıp etmişsin,” diye beni eleştiren çok insanla tartıştım. Halkın içindeki bilgelerin, halkın bilge ve aykırı yanının romana girmesini önemsiyorum.
Onlar, yazarlarının hayali ürünleri de olsa, gerçek hayatta, ‘Oblomov’lar, ‘Murtaza’lar, ‘İnce Memet’ler, ‘Goriot Baba’lar, ‘Gregor’lar, ‘Zübük’ler vb. vardır. Melbourne’de saf bir Çorumlu göçmen, Aziz Nesin’e, “Aziz Bey, Zübük yaşıyor mu?” diye sordu. Gülümsedi Aziz Nesin: “Bu sistemler var oldukça, Zübük ölmez; şu anda aranızda ve içinizde dolaşıyor.” dedi.

Aysel Korkut: Grizu’daki Zehra, Dersim’deki Şifa, Newroz’dakiLori ve dahası; her biri işveli, şehvetli, oyunbaz kadınlar. Oysa onların yaşadıkları yerlerin çoğunda kadınlar namus için öldürülüyorlar. Hâl böyleyken onlar bu rahatlıklarını neye borçlular?

Muzaffer Oruçoğlu: Onların işveleri, şehvet ateşleri, fetbazlıkları dikkat edersen açıkta cereyan etmiyor. Her kadın, içindeki ateş yumağının kıvrak dansını kendi içinde yapıyor, yani kendi şehevi gizli dünyasını kendi meşrebince yaşamaya çalışıyor. Baskının güçlü olduğu yerde zaten, erkeğin de kadının da cinsel özgürlük ateşi azar, cinnet derecesine varır bazen. Bu ateş, iffetin kalın ve kara perdesini yırtıp açığa çıktığı; yerel otoriteyi, töreyi ve ahlakı rahatsız eder hale geldiği zaman ölümle taçlanır, Zehra’da olduğu gibi. Benim romanlarımda bu ateş sahipleri genellikle rahat değiller, arayış ve gerilim içindeler. Doğup büyüdüğüm köyde cinsellik, erkekler ve kadınlar, özellikle de yaşlılar arasında, şakayla karışık bir şekilde konuşulur. Köydeki sohbet hayatının vazgeçilmez unsurudur bu.

Aysel Korkut: Günümüze yaklaşıldıkça, her şey gibi aşklar da değişmeye başlıyor sanki. Daha önceleri “aldatma - kıskanma” gibi kavramlar yokken, daha sonraları, örneğin Grizu 4’te, bunlara rastlanır oluyor. Bu yeni durum neyin işaretidir sizce?

Muzaffer Oruçoğlu: Boş işler. Zulüm, cefa. Birbirlerine çektiren iki aşığın, öldükten sonra kemiklerini yan yana getirmek, o kemiklere soru sormak, onları konuşturmak gerekiyor. Ortaya farklı bir durum çıkar. Sevdiği insan, bir başka insanı sevince, insan yıkılıyor. İnsanın, insanları aynı anda sevmesi yasak, ayıp, günah… Mezarlar bu konuda ne düşünüyorlar bilemiyorum. “Beni sev, hem beni, hem de başkasını seversen silerim seni.” Hayat bu. Gelecek kuşakların hayret edeceği, tiksineceği bir hayat bu.

Aysel Korkut: Her devrin bir Spartakus’u oluyor. Grizu’da da var isyancılar. Bu karakterleri, araştırma sonucunda ulaştığınız bilgilerle mi betimleyip var ettiniz, yoksa onlar sizin kurgunuzdan mı doğup kitaba girdiler?

Muzaffer Oruçoğlu: Romandaki direnişler gerçektir, onları benim yaratmam mümkün değildir. Direnişçilerin büyük bir bölümü, elbette ki kurgu ürünüdür; bir bölümü ise Laz Emin gibi gerçek karakterlerdir. Önemli olan direnişin aslına ve ruhuna uygun veya ters yaratılan kahramanların, okurda gerçeklik duygusu yaratmasıdır.

Aysel Korkut: Grizu 1’de, mükellefiyet sonucunda madene gelen veya bizzat zor kullanılarak getirilen işçileri, en küçük bir hatada öldüresiye döven ve yeraltında bir korku cehennemi oluşturan çavuşlar var. Grizu 2’de bu çavuşlar, işçileri dini duygularından yakalayıp işbaşında tutmaya çalışan, sömürürken bunu işçiye hiç fark ettirmemeyi başaran kişilere dönüşüyorlar. Grizu 3’te çavuşlar biraz insanlaşıyorlar sanki. Onlarla karşılıklı konuşulabiliyor, kendilerine az da olsa dert anlatılabiliyor. Ancak bu kez de ocak sahiplerinin zulmü baskın bir hal alıyor. Ocak sahipleri, çıkarlarına dokunan kişileri çeteciler aracılığıyla yok ettiriyorlar. Grizu 4’te ise yine zorba çavuşlar işbaşındalar. Bunu, yine mükellefiyetin devrede olmasına mı bağlamalıyız? Bu gelişim süreci hakkında bize neler söylerdiniz?

Muzaffer Oruçoğlu: Aslında dayak, her dönemde var. Birinci Mükellefiyet döneminde, işçiler, tepkilerini yaygın firarlarla açığa vurdular. Devreye, işçileri dini duygularından hareketle işe bağlama politikası girdi. Osmanlı’da dayak, cennetten çıkan ve genel kültürün vazgeçilmez bir parçası olarak iş gören bir öğedir. Yadırganacak bir durum değildir. Yeraltında, düzenli bir karınca akışını disiplinsiz, dayaksız düşünemiyordu Osmanlı.

Aysel Korkut: Grizularda Zonguldak’ın küçük bir köyden kocaman bir şehre dönüşünü de yakından görebiliyoruz. Ancak kitaplar cumhuriyetin ilk yıllarında bitiyor. Madenciliğin bir de bugünü var. Madencilikte sendikalı yaşam, öldürülen sendikacılar, sendikasızlaştırma çabaları, sarı sendika iddiaları gibi. Ve ayrıca yaşanan başka grizu patlamaları, başka aile faciaları… Yazmazsanız bir şeyler eksik kalacak diye düşünüyorum. Yazmak, hani neredeyse boynunuzun borcu olmuş durumda sanki. Öyleyse sormalıyım: Madenin yakın dününü ve bugününü de yazacak mısınız?

Muzaffer Oruçoğlu: Yazamam. Bu yeni dönemi kavramak için yeni bir araştırmaya girmek gerekiyor. Gözüm yemiyor bunu. İnsan, enerjisiyle birlikte yaşlanıyor. Yeni dönem, en az iki cilt demektir; bu da sekiz yüz sayfa eder. İyi olur, ama yapamam.

Aysel Korkut: Bunu duyduğuma üzüldüm. Gönlüm, “Yazacağım. Elbette yazacağım.” demenizi bekliyordum.

Muzaffer Oruçoğlu : Yeraltından yerüstüne çıkmak, yeni ve daha farklı romanlar yazmak istiyorum.
Aysel Korkut: Teşekkürler.